Zamana Yenik Düşen Yel Değirmenleri

tarafından hazırlandı| MİMARİ

Cervantes’in Don Kişot’unda tanıştığımız yel değirmenleri hayal dünyamızda masalsı oluşumlardı. Yeldeğirmenlerinin tarih içindeki evrimi Çinden çıkıp, İran’da gelişip yaygınlaşan, bizim genellikle “dolap” dediğimiz yatay değirmenlerle başlar.

Miguel de Cervantes Saavedra (1584 -1616) Dünya’da İncil’den daha çok çoğaltılan okunan, daha çok dillere çevrilen Don Kişot (Don Quixote)  adlı, seyisi Sanço Panza ile oluşturdukları “bir buçuk kişilik” bir ordu ile savaşa çıkan bir İspanyol asilzadesinin maceralarında bizi, daha ilk öğretim çağlarımızda yel değirmenleri ile tanıştırmıştı.  Yel değirmenleri bizim hayal dünyamızda masalsı oluşumlardı. Ne görmüştük. Ne de, ne olduğunu biliyorduk. Asil ama saf ve sevimli Don Kişot bizim bu bilemediğimiz oluşumlarla, saygın bir savaş içinde idi. Bu aymazlık mıydı? Yoksa, o zamanın ileri teknolojisine başkaldırış mıydı? Pek ayırdına varmamız istenmemişti. Biz de anlayamamıştık. Don Kişot’ın serüvenlerinin simgesel anlamını değil de, yeldeğirmenleri ile savaşın çaresiz gülünçlüğünü yeğleyen öğretmenlerimiz iyi bir erke üretim aracı olan yel değirmenlerinin Anadolu’daki varlığından  bize söz etmediler. Belli ki onlar da bilmiyorlardı. Çin’den başlayıp İran üzerinde gelişerek Filistin’de en verimli durumuna erişen, olağanüstü bir erke aracı olan yel değirmelerinin Batı dünyasına geçişini sağlayan ortam Anadolu’ydu. Rüzgar gücünün denetlenip su çekme, öğütme ya da eğirme, dokuma gibi başka amaçlarla insan ve hayvan gücünün ötesinde kullanılmasının bilinen kökenin oldukça derin bir geçmişe gittiği bilinir. Çinli seyyah Fa-hisien’in MÖ 4. YY’a bildirimlerinin ötesinde, Halife Hz. Ömer’in İranlı  Abu Lulua’dan bir yeldeğirmeni inşasını istemesi geçmişe yönelik en önemli kaynaklardan biridir. Yeldeğirmenlerinin tarih içindeki evrimi Çinden çıkıp, İran’da gelişip yaygınlaşan, bizim genellikle “dolap” dediğimiz yatay değirmenlerle başlar. Bu tür değirmenlerin rüzgarı yakaladıkları içbükey silindirik kanatlara karşı, aynı rüzgarı alan ama dışbükey yüzeyleri nedeni ile yakalayamayan ve dışbükey ve içbükey kanatların arasındaki güç farkı elde edilen çarkları döndüren erke olur. Kısacası çok verimli değildirler. Buna karşın yatay konumları gereğinde hayvan gücününün eklenmesini sağladığından, gerektiğinde seçenekli bir bir aygıttır. Kısacası hem rüzgar hem de hayvan gücünü kullanabilen aygıtlardır. Dilimizede yerleşik olan “dolap beygiri” deyimi de buradan kaynaklanır. Degirmenlerin rüzgarı en verimli biçimde yakalamasını sağlayan düşey değirmenlerin Filistin’de geliştirildikleri bilinir. Bu tür değirmenler tıpkı pervane gibi rüzgarı cepheden alır ve merkezi bir rot aracığı ile dönme hareketini iletirler.  Fenikelilerden bu yana denizci olan Filistinlilerin, rüzgar yakalama pervanelerini düşey konuma getirip hakim rüzgar yönüne cephelendirerek çok daha verimli bir duruma getirdikleri bilinen bir teknoloji devrimidir. Bu savın en bilimsel kanıtı ise, bir Arap teknologu al-Dimashqi’nin (Şamlı) bize erişen yel değirmeni projesi olmaktadır. Doğal olarak geliştirilen teknolojinin tekne ve yelken teknolojisinden esinli olması doğaldır. Kısacası rüzgarın yakalanması tıpkı denizlerde olduğu gibi değirmene uyarılmış yelken kullanımıdır. Yeldeğirmenleri bu yeni oluşumu ile temelinde denizci olan Kuzey Akdeniz ülkelerinde benimsenmiş ve Anadolu, Yunanistan, Fransa üzerinden İspanya’ya değin yaygınlaşmıştır. İspanya sonrası yelken bezinin emici ve güç düşürücü yönü saptanmış ve önce İspanya’da daha sonra İngiltere ve Hollanda’da, ahşap sert pervaneler kullanılmaya başlanmıştır. Don Kişot betimlemelerinde yer alan değirmenler bu türün ürünleri olmaktadır. İspanya’da La Mancha’da gövdeleri taş silindir olan değirmenler sert paletli oysa Murcia’dakiler yelkenlidir. Anadolu’da betimlenmiş en eski yeldeğirmenleri Buendelmonte’nin şu anda Madrid Ulusal Müzesi’nde bulunan belgesindeki Gelibolu değirmenleridir. (1420) Paletli değirmenler sonraları Rumeli üzerinden Anadolu’ya gelmişlerdir. Turak Takaoğlu’nun “Çanakkale Kültürel Mirasında, Yel Değirmenleri” (2016 Efe Yayınları) çalışması bizim 42 yıl önce 1974 yılında yaptığımız çalışmadan bu yana yeni bir ilgi alanı olarak gündeme gelmeleri teknoloji tarihi ve yöresel teknoloji konularında yüreklendiricidir. Anadolu’da görülen yelkenli değirmenlerle paletli değirmenler arasındaki en önemli fark rüzgara yöneliş biçimidir. Paletli değirmenler genellikle hafif bir ahşap kulübe üzerine inşa edilirler. Bu sağlam bir kolon üzerine, yatay olarak rüzgara yönelmek üzere, haraket edecek biçimde olur ve tüm değirmen kulesi bir kuyruk aracılığı ile dışarıdan döndürülerek yönlendirilir. Oysa yelkenli değirmenler silindirik taş bir kule üzerine oturur ve tüm mekanizma bu silindirin üst çeperine oturtulup üzerine yerleştirilen ikinci çember hatıl aracılığı ile rüzgara yönlendirilir. Değirmenci basit bir rüzgar gülü olan yön belirleyicisini (müşir) izleyerek, içerden tüm pervane ve hareketli aygıtı ve değirmeni örten çatıyla birlikte döndürerek pervaneyi hakim rüzgarı yakalamak üzere yönlendirir. Bu işlemi gerçekleştiren içenden kanırtılan basit bir ahşap levyedir.

Bodrum’da ‘değirmen’li anılar

Anadolu’nun Batı kıyılarında birçok yörede yel değirmenleri vardır. Ama öğütme amacı ile halen kullanımakta olan var mıdır? Bilinmez. 1974 yılı yazında ODTÜ ve Columbia üniveristeleri ile birlikte,  Turgutreis Kasabası’nda gerçekleştirdiğimiz yöresel mimari belgelemesi sırasında biri çalışmakta olan dört yel değirmenini izleyip belgeledik. O yıl yeni Belediye olan, Turgutreis, yalısı Karatoprak olarak bilinen Akçalan ve Karabağ mahallelerinden oluşmakta idi. Karabağ’ın Doğu sırtında tepedeki, ancak eşek veya katır sırtında erişilen, yel değirmeni Hasan Muslu adında bu işi sevgiyle yapan bir değirmenci tarafından işletilmeteydi. Biz bu olağanüstü makinaya hayran kişiler olarak, yok olmasından gelen korkuyla “Hasan Abi,  Yalı’da harıl harıl çalışan ve tüm fırınlara un veren elektrikli öğütücü varken, insanlar neden ekinini bu erişilmesi çok güç yere getiriyorlar?” diye sorunca, yanıtı çok hoş ve ikna ediciydi: “Elektrikli motor hızla döner ve taşlar hemen ısınır. Bu ısıyla un öğütülürken kavrulur. Yani önceden yarı pişer. Dolayısıyla içine yeterince su alamaz ve hamur özlü olmaz. Buğdayını ununu seven lezzet için buraya gelir,” demişti. Bu değirmeni sabırla işletmeyi, ancak hayatı boyunca direnebilip sürdürdü. Karabağ Değirmenini Rahmetli’nin yönetiminde izledik. Herbir parçasını okşayarak bize anlatışı tam bir insan makine sevgisinin ifadesiydi. Önce rüzgar ve hız ayarını anlatmıştı. “Düver”, yukarıda “aks” ve “rot” olarak değindiğimiz  mekanizmanın ana elemanı olmaktadır. Düver yatay olarak değirmenin gövdesinin ortasında yer almakta olan silindirik tomruk iriliğinde bir ahşap ögedir. Ucuna birbuçuk metre kadar dışarıya taşan bir ahşap parça eklenir. Gemicilikten alınma terimle anılan, yelkenlerin bağlandığı ana direkler “seren”lerdir. Düverin hemen yapı dışına çıktığı uçta, şaşırtmaca olarak saplanmakta olan serenler genellikle on adettir. Serenlerin uçları hem birbilerine sırayla bir ongen çember oluşturacak biçimde, hem de düverin ucuna bağlanırlar. Düverin ucundaki ahşap çıkmaya bağlanan serenler tam bir katı üçgenleme ile sabitlenirler. Bu üçgenlemede serenler ve bağlandıkları düver ucu çıkması katı sıkışma öğeleri olurken seren uçlarını birleştiren ve yine seren uçlarını düverin ucuna bağlayan gergi ögeleridir. Yapı tekniği açısından bütünleşik bir yapıdır. Rüzgarı yakalayacak olan yelkenler üçgen biçimindedirler. Bu üçgen yelkenlerin bir kenarları serenlerin gövdesine sarılarak sabitlenir. Hemen hemen tüm seren boyunun yarısını kapsayan yelkenler, rüzgarın siddetine göre serenlere sarılıp küçültülürler ya da açılıp gerilerek büyültülürler. Kısacası ağır rüzgarda kocaman açılmış, sert ve hızlı rüzgarda serenlere sarılmış minik yelkenlerin işlevsel sırrı budur. Rüzgar şiddetine göre yelken alanı ve yönlendirme yapıldıktan sonra Değirmenci üst kata ekin torbasıyla birlikte çıkar.  Düverin döndürdüğü büyük düşey çark  hareketi üst değirmen taşına bağlı olan dişli kutusuna (fener) iletir ve üst taş dönmeye başlar. Üst taşın merkezinde konik bir oyuk vardır ve ekin taneleri dolduruldukları üçgen tekneden azar azar bir oluk aracılığı ile  taşmadan, iki taş arasına dökülürler. Taşın merkezinden giren taneler, taşların arasında ezilir ve un olup dışarı akarlar. Unu toplayan oluk, yukarıdan altkattaki çuvala dökerek doldurur. Ağır mekanizmanın sadece katı hayvan yağı ile sürtülmenin, azalttığı çalışma düzeninde, ağır gıcırtılı, kağnı tekerinden çıkan ses gibi öyle bir melodi oluşturur ki sevmemek mümkün değildir. Dinlendiricidir de..Ekinini hayvan sırtında getiren köylü değirmencinin öğütme ücretini, öğütülmüş undan pay olarak öder. Yüzyıllar boyu geliştirilen ve yerel gereçleri en akıllı ve ekonomik biçimde kullanan, yöresel teknoloji, nesiller boyu elden ele geçen biçimlendirme kaynağıdır. Elbette burada yalnız yapı sanatı değil yaşamın tüm işlevleri içiçedir. Kapalı toplum,  yaşamın sürdürülmesini sağlayan mevsimsel döngülerle yaşar. Bu döngüler teknoloji ya da başka dış etmenler tarafından kırıldığında doğal olarak farklı biçimler bir deyişle başkalaşım, hatta çevre ile uyumsuzluk ortaya çıkar. Uyumsuzluk yabancı ögelerin devreye gimesiyle oluşan hem görsel hem de çevreseldir. Yöresel mimarlık, son elli yıl içinde değeri ancak anlaşılmış olan, uzun yıllar boyu olgunlaşmış barınma biçimidir. Bu ortam içinde yaşamayı sağlayan döngülerden en önemlileri besin ve su olagelmiştir. Bodrum Yarımadası’nda suyun toplanması, saklanması ve kullanılması, toplama kanalları, sarnıçlar hep kurak ortamda yaşamı sürdürmek için gerekli şartlardır. Suyun her adımı izlenir ve onu koruyup erişilebilir kılmak için çabalanır. Ama borular aracılığı ile uzaklardan yada derinlerden edinilen su, yüzyıllar boyu yüzeyden su toplayan yapıları artık geçersiz kılar. Yeldeğirmenlerinin kaderi de aynıdır. Onlar da makineye yenik düşmüşlerdir.

Last modified: 13 Mayıs 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir