1600 Rakımlı Tepedeki Zaman ve Mekân Ötesi İmece usulüyle oluşturulmuş bir müze: BAKSI MÜZESİ

tarafından hazırlandı| MİMARİ

Baksı Müzesi imece usulüyle kurulmuş. Koçan, Temmuz 2010’da müze açılırken yaptığı konuşmada “Bu Baksı projesi akıllı adam işi değil. Bayburt’tan gelen yol bu köyde biter. Ama hayaller bitmiyor. Projenin etrafında üç önemli grup var: Sanatçılar, çocuklar ve gurbetçiler. Burası, altkültürle üstkültürü önyargısız biçimde bir araya getiren farklı bir müze.” demişti.

Çoruh nehrini yükseklerden gören tepeye ulaştığımızda, günün son çeyreği yaklaşmış­tı. Valizlerimizi odaya koyduk ve hedeflediğimiz sergiyi gezmek için binanın giriş kapısına yöneldik. Uzun boylu kıdemli genç elini uzattı, “Hoş geldiniz” dedi ve sordu: “Odanıza yer­leştiniz mi?”

Soruya “Evet” karşılığını verirken, Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Talebe Cemiyeti’nin 1960’lı yıl­ların sonundaki başkanını anımsadım. O yılların öğrencilerinden Barbaros Gürsel, dönemin başkanını, “Ağabeyi­mizdi, benim gibi yeni öğrencilerle tek tek ilgilenip yatacak yerleri olup olma­dığını” sorardı diye anlatıyor. 1960’la­rın dernek başkanı, günümüzde Baksı Müzesi’nin kurucusu Prof. Dr. Hüsa­mettin Koçan, şimdi de konuklarıyla tek tek ilgileniyordu.

Prof. Koçan ile 2007 yılında Çankırı’da açılacak Tuz Tadı Sergisi hazırlıkları sırasında tanışmıştım. Vali Ali Hay­dar Öner’in bir grup okul arkadaşı ile bulunuyorduk, Prof. Koçan da valinin davetlisiydi, akşam yemeğinde aynı masayı paylaştık.

Vali Öner ile Koçan’ın 1990’lı yıllar­da tanıştıklarını o akşam sohbeti sı­rasında öğrendim. Öner, Bayburt’un 1989’da il olmasından bu yana en uzun süre görevde kalan (1993 – 2000) valisiydi. Valiliği sırasında, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Koçan’ı aramış, ildeki bir top­lantıya davet etmişti. Şimdiki adıyla Bayraktar, eski adıyla Baksı’da doğan

Vecdi SEVİĞ

Hüsamettin Koçan doğduğu yere bir müze armağan etti. Bu müze imece usulüyle oluşturuldu.

Koçan’ın müzenin kuruluşuna giden öyküsü de o zamanlar başlamıştı.

Müzenin girişinin az ilerisindeki gölge katmanlarını andıran heykele doğru bakarken, Prof. Koçan, yanımıza yakla­şan kişiyi tanıştırdı: “Muhtarımız Nabi Akçelik, size müzeyi gezdirecek

Bayraktar köyünün muhtarı Akçelik’le girişteki depo müze tarafına doğru ilerlerken, “az önce baktığınız heykel, Hoca’nın gurbetteki babasının gelişinin gölgesi” diye söze başladı. Koçan’ın, Aslıhan Lodi ile yaptığı söyleşide “Çok etkilendiğim bir şey gölge” dediği aklı­ma geldi. Sanatçı bunun nedenini açık­larken, “Çocukluğumda babam da kar­şıdan buraya doğru gelirken gölge gibi görünüyordu uzaktan. Galiba ondan kaynaklanıyor” diyor.

Her zaman özlemini duyduğu ve “üzülmesin” diye okuduğu babasının nadir de olsa köye gelebildiği zaman­larda akşam saatlerinde günün batışı yönünden yerleşim yerine yaklaştığı anda verdiği gölge katmanlarını düş­leyebilecek yerdeydik. Geriye dönüp baktım, Koçan, yeni gelen ziyaretçi grubuyla ilgilenmeye başlamıştı. “Ben ufku beklemişimdir, onun için ufku se­verim ve geleceğe öyle bakarım. Belki ufku beklemem, geleceği beklerim hep” sözlerini okuduğumu anımsadım.

İmece Usulü Müze

İçine girdiğimiz Depo Müze diye bi­linen bölüm, müzenin kuruluş öykü­sünde ayrı bir anlam taşıyor. Kuru­cusu, böyle bir eser için yola çıkarken, bunun ancak kolektif bir çabanın ürü­nü olabileceğini tüm çevresine, dostla­rına 2000 yılında duyurmuştu. Hasan Bülent Kahraman, o dönemde Radi­kal gazetesinde yayımlanan yazısın­da, “gerçekten demokrat, takım oyunu oynamaktan kaçınmayan” Koçan’ın “doğduğu köye imeceyle bir müze-işlik yaptırmanın yolunu aradığını” yazdı. Ardından Mart 2004’de İstanbul’da 123 sanatçının gönüllü katılımıyla “Şa­manın Güncesi” sergisi açıldı.

Seramik sanatçısı, akademisyen Emre Zeytinoğlu’nun anlatımıyla, “birbirin­den farklı yöntemlerle çalışan, birbir­lerinden farklışünen, birbirlerinden farklı yaşlara ve birbirlerinden farklı yaşam biçimlerine sahip olan” sanat­çılar, kurulacak Baksı Müzesi için toplanmışlardı. Bildikleri tek şey, “bir müzenin kurulacağı ve bunun için ge­rekli olan paranın toplanabilmesi için, bu sergiye birer yapıt vermeleri gerek­tiği” idi.

Gazeteci Anna Turay’ın ifadeleriyle, “küçük bir çocuğun dinmeyen enerjisi ve düş gücünü, sanatçı sorumluluğuy­la buluşturarak”, “tılsımlı” bir projeye dönüştürülme yolu açılmıştı. İmeceler birbirini izledi, yapıtlardan bir bölümü satılarak geliri müzenin kuruluş hazır­lıkları için ayrıldı, bir bölümü de gele­cekteki müzenin envanterine katıldı.

Avrupa Parlamenterler Meclisi’nin ‘2014 Yılı Avrupa Konseyi Müze Ödülü’nü 22 ülkeden katılan 37 müzeyi geride bırakarak kazanan Baksı Müzesi

Hüsamettin Koçan’ın halk resimlerini konu alan koleksiyonu ile müze için bağışlanan yağlıboya ve akrilik resim­ler, farklı malzemelerden oluşturulmuş heykeller, seramik eserler, taş baskı ve cam altı resimleri yaklaşık bin metre­karelik L biçimindeki salonda sergi­leniyor. Bu alanda, Bayburt doğumlu Niyazi Ersoy’un çocukları tarafından bağışlanan metal, ahşap ve cam nesne­ler koleksiyonu, Baksı ve çevresinden toplanan objeler, kilitler, Anadolu’dan şifa taşları, makaslar bulunuyor.

Depo Müze’den çıkarken güneş ufuk çizgisine yaklaşmaya başlamıştı. Ana binaya doğru ilerlerken, dekoratör sa­natçı Metin Kaşo’nun, okul yıllarından arkadaşı Koçan hakkındaki, “globalle­şen dünyada merkezinden dışa saçılan tek renk yerine, dışarıdaki çeşitli renk, tat ve duyguların oluşturduğu zengin­liklerle, merkezin oluşturulması dü­şüncesiyle gerçek bir sanatçı, gerçek bir kahramandır” değerlendirmesini ve ardından “Belki de bir çılgındır” nitele­mesini anımsadım.

Koçan, Temmuz 2010’da müze açılır­ken yaptığı konuşmada şöyle demiş:

Bu Baksı projesi akıllı adam işi değil. Bayburt’tan gelen yol bu köyde biter. Ama hayaller bitmiyor. Böyle başla­dık bu projeye ve bugüne kadar geldik. Projenin etrafında üç önemli grup var: Sanatçılar, çocuklar ve gurbetçiler. Burası, altkültürle üstkültürü önyargı­sız biçimde bir araya getiren farklı bir müze.

Az sonra, Alev Ebüzziya’nın “Toprak” sergisini gezecek, kütüphaneyi göre­cek, bu bölümde devamlı sergilenen objelerle tanışacaktık. Açılışından iti­baren “Gelenek ve Sanat”, “Çağrışımlar 9“, “Mesafe ve Temas”, “ON”, “Aya­ğımdaki Diken” sergilerine, Baksı’nın 2014 Avrupa Konseyi Müze Ödülü’nü kazanması dolayısıyla Katalan sanatçı Joan Miro’nun heykellerine ev sahip­liği yapan salonda bu kez modern se­ramik formlarıyla geleneksel üretimin aynı çatı altında buluşmasına tanıklık edecektik.

Kapıdan içeri girerken, geride kalan sekiz yıldır Baksı’yı görmemiş olma­nın hüznünü duyumsadım. Burada düzenlenen öğrenci şenlikleri, çalış­taylar, konserler, açılan sergilerle il­gili gelişmeleri uzaktan izlemiş, im­renmiştim. Avrupa Parlamenterler Meclisi’nin ‘2014 Yılı Avrupa Konseyi Müze Ödülü’nü 22 ülkeden katılan 37 müzeyi geride bırakarak kazandığı­nı öğrendiğimde kıvanç duymuştum. Koçan’ın bu ödülü alırken yaptığı konuşmada, hedeflerinin “Bölge in­sanının yitirmekte olduğu geleneksel zanaatı, çağdaş sanatla aynı mekânda sergileyebileceğimiz bir kültür-sanat merkezi yaratmak” olduğunu söyledi­ğini anımsadım. Milletlerarası Müze­ler Konseyi’nin (ICOM) 2015 yılında bu binada düzenlediği “Kalkınmanın İtici Gücü Olarak Bölgesel Müzeler” çalıştayının sonuç raporundaki, “Mü­zelerin etkileri, müze duvarlarının çok ötesine uzanır” saptamasının önemini bir kez daha anlama fırsatı buldum.

Mucizevi Mekandaki Sergi

Kemal Servi koleksiyonundan Alev Ebüzziya’nın eserleriyle, Baksı Müze­si için derlenmiş geleneksel çömlekler aynı çatı altındaydı.

Alev Ebüzziya’nın toprağı çağdaş yo­rumuyla biçimlendirdiği eserlerini gördüm. Sonra, girişin sağındaki sa­londa sergilenen odun isiyle kararmış toprak ocağa dikkatle baktım. Daha önce benzerlerine Anadolu Medeni­yetleri Müzesi ile Kayseri Arkeolo­ji Müzesi’nde rastlamıştım. Ağrı ili Patnos ilçesindeki kazıdan çıkarılmış 2800 yıl öncesine ait ocak Ankara’da, Kültepe kazısından bulunmuş ve iro­nik biçimde kalorifer radyatörünün önünde ziyaretçisini bekleyen 3700 yıllık ocak ise Kayseri’de idi.

Muhtar Nabi Akçelik’e, bu ocağın hangi arkeolojik kazıda bulunduğunu sordum. Şaşkın bakışlarla yanıtladı: “Biz bunu hala kullanıyoruz, köyden getirdik buraya!”

Prof. Afife Batur’un, “Herkesin Al­lah’ın dağı diyeceği bir ıssızlığı şe­neltmeğe, yeni ateşler tutuşturma­ya” koşup buralara gelmiş Hüsamettin Koçan’ın üst katta sergilenen ilkokul diplomasını görünce duraksadım, bir süre dikkatle inceledim. O zamanki muhtarın bir azizliğine uğrayan kü­çük Hüsamettin’in, okula Koçan de­ğil, Yıldırım soyadıyla kaydedildiğini okumuştum. 25 numaralı öğrenci Hüseyin Yıldırım’ın notları pek par­lak değildi. Aritmetik, Resim-İş, Yazı, Müzik notları orta, diğerleri iyi idi.

Koçan, ilkokul notları için “Bu notlar, hayatın rastlantılarla dolu olduğunun belgesi” değerlendirmesini yapıyor ve ekliyor:

Resmi ve yazısı orta olan bir öğrenci­yim. Hayat, beni o değer ölçülerini ge­ride bırakma imkanı verdi. Bu nedenle de benim için çok önemli. Bayburt’ta orta öğrenimimde de önceleri iyi bir öğ­renci değildim, sonra kendime çeki dü­zen verdim. Erkek Sanat Enstitüsü’ne gittim, Yıldız Teknik Okulu sınavının birinci aşamasını yazım düzgün ol­duğu için birincilikle kazandım, ikinci aşama sınavda cebir sorularında başa­rısız oldum. Sonraki yıl Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim.

Kütüphane bölümünü gezip müze binasından ayrılırken, Alev Ebüzzi­ya,“eserlerimin Anadolu’da böylesine mucize bir mekanda sergilenmesi çok gurur verici” sözleri kulaklarımda yan­kılanıyordu.

Geçen yüzyılın ortalarında, annelerin çocuklarını “derine inme, orada ca­dının çukuru var, kancasıyla seni çe­ker” diye korkuttuğu; Masalcı Pembe Nine’nin “cennetten gönderildiğini” söylediği şekerleri çocuklara verdiği köyde, geçmişin inançlarını anım­satan “Huykesen Ağacı” günün son ışıkları arasında artık belli belirsiz gö­rülüyordu.

Günü konuk evinde Çoruh ırmağını metrelerce yüksekten seyrederek yedi­ğimiz güzel akşam yemeğiyle tamam­ladık. Koçan ailesiyle birlikte İstan­bul’da yaşayan Kastamonulu Bahriye Aytar ile mutfakta sohbet etme olanağı bulduk, Taşköprü sarımsağından, ye­rel yemeklere uzayan bu sohbeti, ak­şam servisini aksatmamak için çabuk sonlandırdık.

Venüs yıldızının şavkı vururken düşün­düm; Mussorgsky, okul arkadaşı Baron Gregori Mengden’in çıplak bir dağda cadılar gecesini canlandıran dramdan esinlenerek “Çıplak Dağda Bir Gece” orkestra eserini yaklaşık 20 yılda beste­lemiş ve hiçbir zaman dinleyememişti. Hemen yakınımızda eşi Oya Hanım ve öğrencileriyle birlikte kahvesini yudum­layan Hüsamettin Koçan, kökleri şaman inancına dayanan bu köyün radyolu tek evinden çıkıp üniversite mezunu ilk Baksılı olmuştu. Şimdi bozkırın orta­sında, babasının yolunu gözlediği yerde tüm dünyaya örnek oluşturacak müze­de konuklarıyla başarının mutluluğunu paylaşıyordu. Belki günün birinde bes­telenecek “Bir Müzeden Esintiler” or­kestra eseri de burada icra edilir diye düşledim.

Last modified: 13 Mayıs 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir