Tüyap’ın Onur Konuğu ‘’Arkadaşım Selim’’

tarafından hazırlandı| KÜLTÜR-SANAT

2018 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı “onur yazarı” Selim İleri oldu. Yarım asrı aşkın bir süredir kaleme aldıklarıyla dünya literatüründe “Selim İleri edebiyatı” olarak anılacak bir sayfa açılmasını çoktan hak etmişti. O, sürekli kendi dilini geliştiren vardığı noktalarla yetinmeyip ısrarla bu yönde çabalarını sürdürmeye devam eden bir edebiyatçı.

Yıl, 1987. Şimdiki The Marma­ra Oteli’nin zemin katı. Bugün Beylikdüzü’nde yapılan TÜYAP Kitap Fuarları 6 senedir orada ger­çekleştiriliyor. Dün gibi hatırlıyorum, yıllardır bir geleneğe dönüşen Onur Yazarı seçimi o sene ilk kez yapılmış, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bülent Ünal’ın elinden hatıra plaketini alıyor… Nadir Nadi, Turhan Selçuk, Aziz Nesin gibi bugün aramızda olmayan ustalarla de­vam ediyor Onur Yazarı seçimleri… Her biri için özel kitaplar hazırlanıyor. Ne şanslıyım ki 2008 yılında ustaların kitaplarını yazma görevi bana veriliyor.

Deli bademlerin çiçek açmaya başladığı bir Şubat sabahı… Selim İleri’nin 2018 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı Onur Ya­zarı seçildiğini öğreniyorum. 40 küsur senelik dostumla ilgili anılar belleğim­de uçuşmaya başlıyor.

Bugün de çalıştığım Dünya Gazete­si’nin o yıllar Cağaloğlu’nda olan bina­sına doğru bir yolculuk yaşadığım:

Hukuk Fakültesi’nde ilk senemdi; Cumhuriyet Gazetesi’nin havasını kısa bir süre soluduktan sonra, çaylak bir gazeteci olarak Dünya’da çalışmaya baş­lamıştım. Annemin ve dayımın kitap tutkusu bana da bulaştığından okumayı seviyordum. Başyazarı Attilâ İlhan olan gazetenin, Selim İleri yönetiminde her gün yayınlanan bir sanat sayfası vardı.

İkinci katta, hemen solumdaki geçiş alanına paralel koyulmuş bir masaydı Selim İleri’nin yeri. Merhabalaşıyorduk. Yakınlarda yayınlanan, Türk Dil Kuru­mu Ödülü’ne değer bulunan yeni roma­nı Her Gece Bodrum’u almış, okumaya başlamıştım: Yaşadığımız toplumun çe­lişkileri, doğa, bastırılmış cinsel istekler.

18 yaşına doğru yol alan bir gencin o güne kadar tanıştığı kitaplarda yer alan burjuva ya da kentsoylu sözcükleri bu kez edebiyatta karşısına çıkıyordu. Kü­çük burjuvanın kendisiyle ve dış ger­çeklikle çatışmalarını düşünmeye baş­lamıştım.

Sanat sayfası için bir şeyler yapmak, yazmak istiyordum. Bir gün, Vasfi Rıza Zobu ile Bedia Muvahhit’in Atatürk Kültür Merkezi’nde bir söyleşileri ol­duğu haberini okuyunca cesaretimi toplayacak, Selim İleri’nin yanına gidip “İzleyip fotoğraf çekebilir miyim? Sayfa için ilginizi çeker mi?” diye soracaktım. Neden olmasındı?!

Fotoğraflarım, altında birer satırlık anekdotlarla yayınlanacaktı sayfada. Sene mi? Ya 1977 sonuydu ya da 1978 başı.

Selim İleri okuma birikimim hızla genişleyecekti Cumartesi Yalnızlığı, Pastırma Yazı, Destan Gönüller, Dost­lukların Son Günü peşpeşe kütüpha­nemdeki ve gönül dağarcığımdaki yer­lerini alacaklardı.

TÜYAP için hazırladığım Arkadaşım Selim isimli kitabın girişinde uzun uzun anlatacaktım o günleri. Tekno­lojik değişim, hayatımızda mektubu, onun getirdiği içtenliği, yazışmaların güzelliğini sona erdirmişti. Oysa Selim İleri bugün de daktilo ile yazıyor, elle not alıyor. Yazmak aşkı, daktilo tuşla­rının sesi, kalemin hışırtısı ile daha da güzelleşiyordu. Bu nedenle sözünü et­tiğim kitap da bir “yazışmalar” kitabıy­dı. 40 küsur senedir onu izliyordum; çok sık olmasa da buluşuyor, bazen sa­atlerce konuşuyorduk. Hayatına hem tanıklıklarım vardı, hem anlattıkla­rından bilgi sahibi olduklarım. Bu kez onun eserlerinden değil, hayatından yola çıkacaktık.

Yarım asrı aşkın bir süredir kaleme aldıklarıyla dünya literatüründe “Se­lim İleri edebiyatı” olarak anılacak bir sayfa açılmasını çoktan hak etmişti. 1968’te bin adet basılmış ilk kitabı Cu­martesi Yalnızlığı’ndan bugüne hangi türde olursa olsun bir eseri şöyle bir karıştırılsa, kapağına bakmadan “Ha, işte bir Selim İleri cümlesi” tespiti ya­pılabilir rahatlıkla.

O, sürekli kendi dilini geliştiren var­dığı noktalarla yetinmeyip ısrarla bu yönde çabalarını sürdürmeye devam eden bir edebiyatçı. Bütün kitaplarının yayınlandığı Everest Yayınları’ndan ya­kınlarda çıkan Beklenen Sevgili-Elimde Viyoletler veya Kumkuma, bu söyledik­lerimin güzel iki örneği. Ne şanslıydım ki bu iki kitabın da yayınlanmamış ma­nuskriptlerini onun dile karşı duyduğu iştihaya bir kez daha hayranlıkla tanık olarak kendi sesinden dinlemiş, bazı bölümlerini yayın yönetmeni olduğum Dünya Kitap’ta yayınlamıştım.

Selim İleri, bütün yapıtlarında birey­sel olandan yola çıkarak önce kişilerin çelişkilerini, ama onun ardında gizlen­miş büyük tabloda yaşadığı toplunun sıkıntılarını, sorunlarını acımasız bir nesnellikle anlatıyor ve eleştiriyor.

Satırların arasına saklanan o sert eleş­tiri, iyi okunduğunda içinde barındır­dığı Rönesans tablosunu, yani Selim İleri’deki hem yerel hem evrensel ya­pıyı en güzel şekilde ortaya koyuyor. Çünkü, onun anlattıkları evrensel duy­gularla örülerek birbirine geçmiş bir hasır sepet gibi. Kişinin ve toplumun acılarını, sıkıntılarını, çelişkilerini yani duygularını tüm ağırlığına rağmen o hasır sepet, edebi örülmüşlüğün başa­rısıyla taşıyabiliyor.

Üstelik müthiş bir şefkat ve merhamet­le. Bir söyleşisinde şöyle demişti:

“Üstelik merhamet yalnızca insanda yok. Çocuktum… Bir sabah Bahariye Caddesi’nde iki kedi görmüştüm. Yav­ru değillerdi ama birlikte yan yana yürüyorlardı. Oysa kediler yalnız ya­şar. Sonra bir evin kapısı açıldı. Eski Kadıköy evlerinden. Bir kadın kedilere yemek verdi. Biri yiyor, öteki kedi yiyen kedinin önüne yiyeceği itiyor. Anlaşılır şey değil. Ama sonra fark ediyorsunuz: Yiyen kedi kör!

Daha o zaman anlamıştım, hissetmiş­tim. Yaşamın nasıl şefkate ve merhamete muhtaç olduğunu!”

İçindeki bu duygular, bir dönem yaptı­ğı resimlerin de nedenlerinden biriydi bence. Bunlardan bazıları kitaplarına kapak olmuştu. Bu çini mürekkebi, mumboya desenlerden ne şanslıyım ki ikisi bende. Arkadaşım Selim’de bu çalışmalarını şöyle anlatıyor:

“Bütün meyve resimlerinden bir sergi düşledim: Her biri küçük boy kâğıtlar­da böğürtlenler, dalında kirazlar, uçuk yeşilinden koyu kırmızısına dalga dalga renkleriyle şeftali… Sonra bir gelincik salgını: Birçok gelincik. Birçok gelincik yaptım. Fakat bunları hep alkollüyken yapabildim, özdenetim kalktığında, özdenetim işin içine girince, tutulup kalıyordum. Bazılarını eşe dosta hediye ettim: Mecburen duvarlarına astılar… Boyalarım duruyor, ne var ki epeydir re­sim yapmıyorum. Resim yapmak bende kalp yarasıdır.”

Selim’in unutulmuş eserlere, unutul­muş yazarlara vefasından da mutlaka söz etmek gerekir, diye düşünüyorum. Kitapta da yer verdim. Dedi ki Selim:

“Öksüz eserlerin değerini iyi kötü sezi­yorum. Sezdiklerimi ancak yıllar içinde yazıya geçirebileceğim. Bugün tartıya vurduğumda, bu kitapların birçoğuyla ‘yetişmiş’ olduğumu, bu eserlerden çok şey öğrenmiş olduğumu düşünüyorum.”

Selim, 1949 doğumlu. Doğma büyüme İstanbullu. Adında İstanbul sözcüğü geçen, içinde İstanbul’u anlattığın 10 kitabı var. Bu kadim kente ait duygula­rını şöyle dile getiriyor:

“Altmış dokuz yıldır yaşadığım İstanbul, köklü geçmişe sahip hiçbir büyükkentte, tarihi kentte görülemeyecek ölçüde de­ğişimlere uğradı, yıkılıp yeniden yapıldı, tekrar yıkıldı, tekrar yapıldı. Şimdi de öyle. 1940’ların İstanbul’u mu? Hayır, son kalıntılarını ben de yaşamıştım… Yaz biter. Birkaç gün önce Nuran, ilk kırlangıç kafilesinin gittiğini göstermiş­tir. Bir sabah da, üç kuru meşe yapra­ğıyla çıkagelir. Akşam kızıllığı, güz ak­şamı, meşe yapraklarına yürümüştür. Hep bu an!

Bu andan geriye kalanları korumak is­teği, ülküsü, ihtirasıydı İstanbul’u ikide birde gündeme getirmeme yol açan…”

Selim İleri’nin kitaplarında müzik, özellikle opera önemli bir yer tutuyor. Opera sanatının toplumda yeterin­ce yer bulamadığına değiniyor. Yarın Yapayalnız’da “operanın bu bedbaht toplumda yanıtsız kalmaya mahkûm olduğunu” kahramanı Handan Sarp’a söyletiyor. Yine opera sanatıyla ilgili birçok bilgiye rastlıyoruz bu kitap­ta. Bir diğer romanı Saz Caz Düğün Varyete’de de opera söylemi sürüyor; sanki Yarın Yapayalnız’ın eksiklerini tamamlıyor. Arkadaşım Selim’de “ope­ranın o yalan gibi görünen dünyası, o yapay görkemi, asıl burada, suskunluk­ta, susuşta anlam kazanır. Her şey daha şiddetlidir. Daha cinnetli, daha çığlıklı. Sonra doruk noktasında her şey içe ka­panır ve birden yok olup gider. Tıpkı iç dünyamızdaki büyük fırtınalar gibi; ge­riye iç haraplığı, çökkünlük” diyor.

Selim İleri’nin birçok yönünden yal­nızca birkaçı anlatmaya çalıştıklarım. Onu tanıdığım, kitaplarını okuduğum için çok şanslı olduğumu düşünüyo­rum. Ne güzel ki arkadaşım Selim’e duyduğum saygı ve sevgi, edebiyatçı Selim ile de örtüşüyor.

 

Last modified: 24 Ocak 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir