Kendine Ait Bir Not Defteri ve Bir Çekmece

tarafından hazırlandı| KÜLTÜR-SANAT, MEKAN

1800’ler tam da evliliğin şekil değiştirdiği dönemdir. Nükleer aile olgusu o yıllarda öne çıkmıştı. Bireylerin sevdikleri ve kendi seçtikleri ile evlenmesi mutluluğun bir yolu olarak görülüyordu, aileler tarafından düzenlenmiş evliliklerde kadının mutlu olmaması ve mutluluğu başka yerde araması, bir bakıma toplumda kabul görüyordu.

Hiç podcast dinliyor musunuz? Kesinlikle tavsiye ederim. Adeta sizin seçtiğiniz bir rad­yo kanalı gibi, fikirlerini merak etti­ğiniz insanların sizinle sohbet etmesi hissi, hem de bedava! Yeni bölümler eklendikçe merakla takip ettiğim bir podcast’in adı İlk Sayfası. Mirgün Ca­bas ve Can Kozanoğlu yazarları davet edip, o yazara ait bir kitabın ilk sayfa­sını okuduktan sonra sohbete koyulu­yorlar. Podcast’in ana meselesi yazarlar yazılarını, romanlarını veya öykülerini nasıl yazdıklarını yazar adaylarına an­latıyorlar, aslında sesli yazı atölyesi!

Geçenlerde yaptıkları bir söyleşiyi din­lerken duydum bu cümleyi. Mühim bir yazar, hem de epey çalışkan, şöyle di­yordu: ‘Ben not tutmaya inanmıyorum. Yazar arkadaşlara veya yazar olma ha­yali olan arkadaşlara da ileteyim, not tutmak diye bir şey yok. Bilgisayarın başına oturursun ve yazarsın!’ Allah allah deyip ve hatta yanlış duyduğu­mu düşünüp geri sardım. Yok tam da duyduğum gibi diyordu. Uzun zaman­dır beni bu kadar şaşırtan bir cümle duymadığımı itiraf etmeliyim. Çünkü herkes bilir dünya milyarlarca nottan oluşur! Günlerimiz, sabahlarımız, ge­celerimiz, binlercesiyle unuttukları­mız ve unutmadıklarımız olarak ikiye ayrılır ve biz ne kadar ‘Unutamayaca­ğım günlerdi’ desek de inatla unuturuz.

Bir şeyleri, birilerini unutmuyorsak, gittiğimiz gezdiğimiz gördüğümüz şeyleri unutmuyorsak altından hep bir yerden notlar baktığı için değil midir? Kediler, köpekler, kuşlar, çam ağaçları yazılarını, romanlarını veya öykülerini nasıl yazdıklarını yazar adaylarına an­latıyorlar, aslında sesli yazı atölyesi!

Geçenlerde yaptıkları bir söyleşiyi din­lerken duydum bu cümleyi. Mühim bir yazar, hem de epey çalışkan, şöyle di­yordu: ‘Ben not tutmaya inanmıyorum. Yazar arkadaşlara veya yazar olma ha­yali olan arkadaşlara da ileteyim, not tutmak diye bir şey yok. Bilgisayarın başına oturursun ve yazarsın!’ Allah allah deyip ve hatta yanlış duyduğu­mu düşünüp geri sardım. Yok tam da duyduğum gibi diyordu. Uzun zaman­dır beni bu kadar şaşırtan bir cümle duymadığımı itiraf etmeliyim. Çünkü herkes bilir dünya milyarlarca nottan oluşur! Günlerimiz, sabahlarımız, ge­celerimiz, binlercesiyle unuttukları­mız ve unutmadıklarımız olarak ikiye ayrılır ve biz ne kadar ‘Unutamayaca­ğım günlerdi’ desek de inatla unuturuz.

Bir şeyleri, birilerini unutmuyorsak, gittiğimiz gezdiğimiz gördüğümüz şeyleri unutmuyorsak altından hep bir yerden notlar baktığı için değil midir? Kediler, köpekler, kuşlar, çam ağaçları, dünyanın en güzel, en geometrik yap­raklarına sahip Ginkgo Biloba ağaç­ları, güzel şarkı sözleri, dünyanın en merhametli kelimeleriyle dizilmiş Na­zım Hikmet şiirleri, acılı Japon sosları, uyduruk bir dükkanda bulduğumuz ve yıllardır giydiğimiz o yeşil hırka ve belki de Meksika sahilleri ve yemekle­ri, daha evvel adını duymadığımız çi­çekler, İngiliz gömlekleri, İtalya sokak­ları, Afrika’nın uçsuz bucaksız toprağı, okuduğumuz güzel yazılar, berbat da olsa sonunu meraktan okuduğumuz romanlar, şahane filmler, kalbimizi ikiye sonra üçe beşe ayıran film rep­likleri hakkında not tutmayıp da ne yapmalıyız?

Nedenini, niçinini, not tutmanın gü­zelliğini uzun uzun anlatabilirim. Ve hatta not tuttuğunuz kalemin bitmesi­ni, yeni bir kalem seçmenin o anki ka­rarsızlığını ve birdenbire o kararsızlık anında gelen netliği dahi yazabilirim. Ve aslında unutmanın güzelliğini de kenara atmadan ‘Asıl zaman da şaha­ne bir şey değil mi?’ diye sorabilirim.

Yani acıların ve üzüntülerin ve dertle­rin ve sıkıntıların bir gün geçeceğini, her şeyi, her derdi unutacağımızı bil­mek ve hatta dünyanın da döndükçe az evvel ne yaptığını ve döndüğünü unutması da şahanedir. Unutmasa dönemez ki! Dönmez. ‘Daha evvel kaç kere döndüm artık durma zama­nı’ dese bir gün ve dursa, hep aynı gökyüzüne bakmaya başlasak ve hep aynı bulutlar ve hep aynı yağmurlar kalsa tepemizde! Ne fena. Elinde bir defteriyle kalemi olsa not eder dünya da. Unutmamak için. Bugüne kadar kaç kere döndüğünü çentik çentik not edebilmek için. Ama not tutmak biz faniler için. İnsan dünyaya not etmeye gelmiştir bence. Muhasebiciysen de not edersin, bakkalsan da, terziysen de. Bir yerlere bir şeyleri not etmen gerekir. Mesela; ‘İrfan Bey’e vergi dö­nemini hatırlat, fabrikayı ara 30 kasa soda ısmarla, Neyran hanıma telefon aç eteği hazır de!’

Çünkü hepimiz şu anı muhakkak bir kere yaşamışızdır: Bir fişin arkası­na alışveriş listesini, başka bir zarfın köşesine borcu harcı alacağı vereceği not etmişizdir, bazen telefonlarımıza almışızdır notları. Sırf unutmamak, sırf hatırlamak için. Ve hatta güzel günlerin hatrına, güzel anıların hat­rına illa bir yerlerde bir kartpostallar saklarız, bazen bir gazete parçası dü­şer kitabımızın arasından. Ölüm ilanı bile olsa bu o da güzel günlerin anısı­na kaldırıp bir kutunun, çekmecenin içine koymuşuzdur.

Bir gün yolunuz düşerse tüm bu an­lattıklarımın dükkan halini görmenizi çok isterim. 59’ncu Caddeyle Lexin­gton Bulvarı’nın köşesinde. Görme­yebilirsiniz, dikkatli bakın, mütevazı girişinin arkasında nasıl bir hazine saklandığını anlatmak isterim. Dükka­nın adı: Argosy. İşte tam da bu dükkan; bu çekmecelere kaldırılan eski püskü, solmuş yapraklı kağıtları, resimleri, kitapları ve hatta dünyada yüzyıllar evvelinden çizilmiş ne kadar harita varsa bunları çekmecelerden çıkarmış, üç katlı bir dükkanın içinde zamanın içinde gidip geri gelmeyi sevenlerle paylaşıyor. Burası sırf dünyanın kaç devran döndüğünü hatırlayabilmemiz için 1925’te kurulmuş New York’un en güzel sahaflarından bir tanesi. Sa­haf dediğime bakmayın altı katlı bir dünya.

İçeride gündelik siyaset hakkında sohbet edilmiyorsa bugüne dair bir şey bulmanıza imkan yok. Gerçi ça­lışanları da gündelik siyasetten kaçıp kendilerini eski mektupların, eski fo­toğrafların, eski güzel günlerin içine saklamayı tercih ediyorlar. Eski kitap­ları, eski resimleri ellerine alan, on­lara kıymetli birer mücevhermiş gibi davranan insanların belki de hayatta en iyi bildiği şey bu. Günler uçar gi­der, geriye kaşiflerin çizdiği üstünde yaşadığımız dünyanın haritaları, el yazısıyla yazılmış eski mektuplar ka­lır. Charles Dickens’ın aldığı notlar da burada, iki eski şairin birbirine yazıp yolladığı kartpostallar da, ar­tık rahmetli olmuş yüzlerce artistin imzaladığı resimleri de veya tiyatro oyunlarının kitapçıkları, Almanca ders kitaplarından çıkan masallar da her biri ayrı bir köşede, ayrı bir rafta, ayrı bir kutuda. Dükkandaki 80 bin kitabın yaşları 17.nci yüzyılla 20nci yüzyıl arasında gidip geliyor. Kimi beş dolardan satılıyor, kimi için alıcısı­nın binlerce doları gözden çıkarması lazım. Çünkü hala eskiye rağbet var, çünkü hala eski notlar, eski defterler, eski kitaplar çok kıymetli. Artık öyle fotoğraflar çekilmediği, artık böyle not tutulmadığı, artık böyle kitaplar yazılmadığı için belki de.. Not tutmak harika bir şeydir. Vapurda yanınızdan geçen ‘Çay isteyen var mı?’ diye ba­ğıran adamın cebinden çıkacak not defterini kim okumak istemez? Ajan­danıza ‘Bugün de sağlıklıyım, bugün de güzeldi’ yazdıktan sonra akşam seyret­tiğiniz filmi ve en sevdiğiniz repliği not düşeceğiniz bir yıl dilerim!

Last modified: 23 Ocak 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir