Fas’ta Özgün Mimari: Kasbanlar

tarafından hazırlandı| MİMARİ, SEYAHAT

Uzaktan görür görmez kasbahın nefesini yüzümde hissettim. Uvarzazat’tan az önce çıkmıştık. Düz bir çizgide süzülür gibi yol alırken havanın pusuna rağmen sabah güneşi içime doğmuştu. Çok geçmeden kasbah görünmüştü. Tam karşımdaydı. Toprak rengiyle gökyüzüne irili ufaklı burçlar, bırakarak yamaca tırmanır gibi yayılmıştı. Aramızdan bir dere akıyordu, yatağı geniş, suyu azdı.

Arabayı bırakıp yürüyerek dere boyuna indik, suya atılmış toprak dolu çuvalların birin­den diğerine sekerek karşıya geçtik. Son kervanın ayakları burada ıslanalı çok değil elli altmış sene ancak olmuş­tu. Durdum. Karşımdaki seyrek hur­ma bahçesiyle birlikte Bain el Haddou Kasbahın sabah güneşini yudumlayışı­nı seyrettim.

Sahra Çölü’nden Marakeş’e uzanan kervan yolundaki en önemli durak­lardan biri olan Uvarzazat kasbahta güneşi batırmış daha sonra sokaklara dalıp hava kararana kadar dolaşmıştık. Kasbah hala yaşıyordu. Dar gelirli aile­ler ve köyden yeni göçenler bu köhne mahallede barınıyordu. Avrupalı bir­kaç romantik yatırımcının küçük otel olarak işlettiği mekanlar vardı. Deli­kanlılar bağdaş kurdukları köşe baş­larını tutmuştu. Genç kızlar ağır tahta kapıların aralığından süzülerek evlerin karanlık sofalarında kaybolalı çok ol­muştu. Uvarzazat’ta akşamdı.

Zorlu Sahra Çölü’nü aşabilen her kervanın derin bir nefes aldığı Uvar­zazat’ta biz de o akşam soluklanmış, sabahın köründe yeniden yola düş­müştük. Eğer altımızdaki, motoru homurtular saçan bir araba değil de, her adımda gurk gurk eden kursağı su dolu bir deve olsaydı akşama ancak varabileceğimiz Bain el Haddoyu’ya bilemedin üç çeyrekte girmiş, günün ilk ışıklarını yakalamıştık…

Nedir bu telaş demeyin. Bir fasıl ak­şam, bir fasıl sabah güneşinde kasbah seyredeceğim diye bir oraya bir buraya seğirtmemizi “nafile gayret” diye hor görmeyin. Bir kere Berberi mimarisi­nin baş yapıtı olan bu harikalar, yük­selen güneşle birlikte tadına doyulmaz bir seyir verir. Toprakla özleşmiş kat kat yükselen duvarlar, evler, kuleler, ışıkla birlikte renk değiştirirken gözle­re fer gelir. Bir de hiç belli olmaz, bazı mekanlardaki ışıklar insanı geçmişte yolculuğa çıkarabilir. Mesela az önce kasbaha girip yerleşmiş bir kervanın son devecisini aksak devesiyle birlikte size doğru gelirken görüverirsiniz, ak­lınız şaşar.

Dağlarla geçitlerin tutulması

Atlas Dağları’nda yaşayan Berberiler – ki onlara bu yazıda son kez Berberi diyeceğim çünkü kendilerini Amazir diye adlandırıyor ve böyle anılmak istiyorlar – bu zorlu coğrafyada çok eski zamanlardan beri ticaret yollarını kontrol etmiş bir kavim.

Amazirlerin kervan yollarında güven­liği sağlamak için kerpiçten yaptıkları güçlü kalelere ksar deniyor. Ksarların vahalarda kurulmuş olanlarına ve sa­dece kervan konağı olarak değil aynı zamanda aşiret ahalisinin de evini barkını kapsayan yapılar toplamına ise kasbah deniyor.

Amazirler, kervan yollarına kaleler inşa etmiş – ki onlara bu yazıda son kez kale diyeceğim çünkü Amazirler kalelerine Kasbah ya da kasr diyor – Kervanlar yüklerini çölden geçirip, geçitlerden atlatarak ovalara, oradan limanlara gö­türürken kasbahlara uğramışlar. Kıy­metli dokumalar, takılar, kehribarlar,

mücevherler, devekuşu tüyleri, nadir kürkler, baharatlar buralarda el değiş­tirmiş. Batıdaki muhteşem ticaret şeh­ri Marakeş’e giden kervanlar ksarlarda, kasbahlarda güven içinde konaklamış. Yollar güvenli olduğu sürece Fas’ta- Magrip’te canlı bir ticaret hüküm sür­müş.

Günde ortalama otuz kilometre yol alan bir deve kervanı akşamın ışıkla­rı menzil üstüne inerken mutlaka bir kapıya sığınmak zorunda olduğu için kasbahlar da tıpkı Anadolu’nun ker­vansarayları gibi hem hayvanların hem insanların her türlü ihtiyacını karşıla­yacak donanıma sahipmiş.

Afrika’nın içlerinden gelen mallar saye­sinde ticaret hareketlendikçe kasbahla­rın efendileri de abat olmuş, güçlen­miş.

Zenginin malı züğürdün sadece çenesini değil zaman zaman kollarını da yorduğu için, kılıcını gürzünü ka­pan züğürt ahali, efendilerin aşkına rakip kabilelerin kasbahını yağmaya girişmiş. Ksarlar ve kasbahlar saldırılar karşısında direnebilmek için giderek daha sağlam yapılmaya başlamış, daha güçlü silahlarla tahkim edilmiş.

Kerpiç kalelerin toprakla, suyla ve güneşle yapılması

Kasbahlar için şöyle bir cümle kurmak yanlış olmaz sanırım: “İnsanın barınak ihtiyacını karşılamak için en yakınında bulunan en bol malzemeyi kullanarak mimari harikalar yaratma sanatının zirvesidir…” Yanlış oldu. “Zirvelerin­den biridir. Toprak, taş ve ahşap tarih­ten beri üç temel yapı malzemesiyse eğer kasbahlar toprağın has işlenmiş halidir.

Amazirlerin bütün kasbahları gibi Bain el Haddou’da önce görüntüsüyle kalbini çalıyor insanın. Uvarzazat’tan kalkıp Marakeş’e giden kervanların ilk durağı olan Bain el Haddou, sağlamlığı esas almakla birlikte zarafetinden de ödün vermiyor, süslemeden bezeme­den vazgeçmiyor. Çevresiyle mükem­mel bir uyum içinde, oranları gayet dengeli, bezemeleri zengin motifli.

Aslına bakarsanız Amazir motifi de­yince akla daima geometrik formlar gelir. Dama deseni, elmas tıraşı gibi, üçgen ve çokgen desenlere sadece duvarlarda değil, kilim, halı, çömlek gibi günlük eşyaların hemen hepsinde rastlanır. Desenler geometrik olmakla birlikte mimaride simetriye pek itibar edilmez. Ne de olsa çölün sonsuzlu­ğunda, dağın ihtişamında yaşayan Amazirlerin sınırlılık algısı ile geomet­rinin sınırlara, kapalı alanlara verdiği önem pek birbiriyle uyuşmaz.

Bu motifler sadece süsleme amaçlı de­ğil daha çok sihir maksatlıdır. Tıpkı ka­pılara asılan boynuz, çember, siyah taş, deniz kabukluları ve at nalları gibi mo­tifler de şeytanın nazarını defetmeye yarar. Amazir tılsımlarının Fenikeliler dönemine kadar uzandığı bilinir.

Kasbaha girer girmez karşımıza çıkan yüksek duvar, kerpiç mühendisliğin tüm özelliklerini barındırıyordu. Bir kasbah daima yaz aylarında inşa edilir. Yapı malzemesinin esası toprak, su ve samandır. En önemlisi ise güneş.

Saman katılarak suyla ıslatılan toprak, iyice çiğnenerek özlü bir çamur haline getirilir. Biraz dinlendirildikten sonra, henüz yaşken elli santim yüksekliğin­deki geniş ahşap kalıplara dolduru­larak iyice sıkıştırılır. Yaz güneşinin altında sertleşen devasa kerpiç bloklar duvarın ilk sırasını oluşturur. Sonra üstüne ikinci sıra, yine kalıplar için­deki çamurla döşenerek kurumaya bı­rakılır. Yapı yükseldikçe kalıpların eni daraltılarak duvar inceltilir. İlk sıradan itibaren duvar bir, bir buçuk metre ka­lınlığında olurken üst katlara çıktıkça elli altmış santime kadar düşer. Bu sa­yede alt kısımlara daha az yük biner. Becerikli bir usta ile iki yardımcısı günde sekiz on blok yapabilir. Kasbah­ların yapım tekniği nesilden nesile ak­tarılarak günümüze kadar geldiği için Bain el Haddou’da inşaat faaliyetleri yüzlerce yıldır aynen sürüyor.

Burada bütün yapılar iklimin gerekle­rine uygun inşa ediliyor. Bazıları altı, sekiz katlı olabildiği gibi, yüksekliği yirmi metreye kadar çıkan yapılar da var. Hava elli dereceyi bulduğu günler­de yüksek duvarların arkasındaki koyu gölgelikler kasbahta yaşayanların tek sığınma yeri. Fırtınalar başlayınca çöl kumlarından korunmak için de yine en iyisi duvarların arasındaki dar so­kaklar.

Dışarıya bakan herhangi bir pencere­si olmayan evler gayet korunaklı. Kış aylarında sert güneş alan üst katlar ve teraslar ısınmak için en uygun yerler. Gün boyu teraslara serilen halılar, ki­limler, örtüler güneş altında ısınıyor, akşamları eve alınınca ortamı ısıtıyor.

Kasbahlarda hayatın yenilenmesi

Avusturyalı mimar Hundredwasser, yaşadığımız binaların düşüncelerimizi belirlediğini, yapılardaki pencerelerin bakış ve kavrayışımızı etkilediğini söy­ler. Değişen yaşam biçimleri de mimari yapıları etkiliyor kuşkusuz. Kasbahlar­daki hayat, şehirlere koşut bir değişim yaşarken mimaride de yeni eğilimler doğmuş. Meselâ eskiden iç ısıyı koru­mak için çok az sayıda pencere yapılır­ken, kasbahlara elektrik geldikten son­ra pencereler büyümüş ve çoğalmış. Soğuk havalarda pancurlar kapatılıyor. Sıcak havalarda vantilatör kullanılı­yor. Misafirler için ağır mobilyalarla döşenmiş odalar hazırlanıyor. Boya badana yaparken parlak renkler tercih ediliyor. Eskiden her evde bulunan el dokuması halılar yerini çıplak betona bırakmış. Bunlara rağmen mutfaklar eski işlevlerini pek değiştirmemiş.

Fas’ta Fransız sömürge rejiminin aşi­retleri pasifize etmesinden sonra kas­bahlarda yaşayanlar, hayvancılıkla ge­çinen göçer kabilelerin saldırılarından kendilerini koruyamamış. Bağımsız­lığın kazanılmasıyla birlikte başlayan nüfus hareketliliğine rağmen kasbah­larda hayat 1960’lara kadar devam et­miş.

Fas’ta 70’lerde başlayan kalkınma programlarıyla birlikte şehirlere doğru olağanüstü bir göç dalgası başlamış. Bu dalga Avrupa’ya kadar uzanmış. Vadi­lerde ve vahalardaki ekonomik düzen ortadan kalkınca sosyal yapıdaki çö­zülmeler hızlanmış. Kerpiç mimarinin şaheseri kasbahlar ise geldikleri yere, toprağa dönmeye başlamış.

Bugün turistik rotalar üstündeki kas­bahlarda hummalı bir onarım ve yeniden işlevlendirme faaliyeti var. Uvarzazat ve Bain el Haddou gibi sine­macıların gözdesi olan mekanlar her zamanki canlılığını sürdürüyor. Tarihi filmlerin, fantastik yapımların vazge­çilmez mekanları buralar. Gladyatör filminden Game of Throns dizisine kadar adını bildiğimiz bilmediğimiz çok sayıda yapım buralarda çekilmiş. Sokaklarda dolaşırken birçok filmde görünmüş deneyimli figüranlara rast­lanıyor ve her birinin portföyünde dünya meşhurlarıyla poz verdikleri pek çok fotoğraf bulunuyor. Bain el Haddou sadece zamanda değil büyülü fenerin hayal dünyasında da gezdiriyor insanı.

Last modified: 23 Ocak 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir