Dolmabahçe Sarayı: Tarihin Yazıldığı Bir Müze-Saray

tarafından hazırlandı| MEKAN, SEYAHAT

Dolmabahçe Sarayı, hizmete açıldığı 1856’dan, halifeliğin kaldırıldığı 1924’e kadar ara­lıklarla 6 padişaha ve son Osmanlı Ha­lifesi Abdülmecid Efendi’ye ev sahip­liği yapmış. Atatürk 1927-1938 yılları arasında İstanbul’daki çalışmalarını burada yürütmüş. Dolmabahçe, 1928 Harf Devrimi’nin ilk çalışmalarının yapıldığı, Atatürk’ün Lâtin harflerini üzerinde tanıttığı kara tahtanın da ilk kullanıldığı yer.

Atatürk, vasiyetnamesini de 5 Eylül 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda yaz­mış. Atatürk’ün el yazısıyla kaleme aldığı Vasiyetname, ertesi gün Dol­mabahçe Sarayı’na gelen İstanbul 6. Noteri’ne Atatürk tarafından teslim edilmiş, Ankara 3. Sulh Hukuk Ha­kimliği’nce 28 Kasım 1938 tarihinde de açılıp okunmuş. Sarayın 71 numaralı odası ise, 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün son dakikalarının tanığı…

Dolmabahçe Sarayı, Dolmabahçe’den Beşiktaş’a uzanan sahil şeridi üzerin­de kurulu, Osmanlı tarihinde tümüyle batı standartlarında inşa edilen ilk sa­ray yapıları topluluğu. Bu alana “Dol­mabahçe” denilmesinin nedeni; vak­tiyle donanmaların demirlediği büyük bir koy iken alüvyonlarla bataklığa dö­nüştüğü için, taşla toprakla “doldurul­muş” ve üzerine “has bahçeler”, sahil

köşkleri, saraylar inşa edilmiş olması. İmparatorluğu Topkapı Sarayı’ndan değil de Dolmabahçe’den yönetmeyi düşünen ilk padişah da II. Mahmud olmuş…

Neden yeni bir saray?

1. Mahmud’un batılı eğitim tarzında yetişen oğlu Sultan Abdülmecid tahta çıktığında, imparatorluğun görkemini vurgulayacak ve dış ilişkilerin Avrupa diplomasi geleneklerine göre sürdürü­lebileceği bir sarayın Dolmabahçe’de olmasına karar vermiş.

Sarayı kimler yapmış?

Abdülmecid yeni sarayın yapım işle­rini dönemin Hassa mimarı Garabet Amira Balyan ve oğlu Nikogos Bal­yan’a vermiş. Sarayın iç mekânlarında İtalyan sanatçılar ve Paris’te Louvre Sarayı’nın bazı galerileri ile Opera bi­nasını da düzenleyen Charles Séchan gibi Fransız uzmanlar da devreye so­kulmuş. İnşaatına 13 Haziran 1843’de başlanan Saray, aslında 1855’de ta­mamlanmış. 5 milyon altına malolan Saray, Kırım Savaşı gibi süregelen savaş sorunları, mali güçlükler ve gittikçe ar­tan borçlar yüzünden, ancak 7 Haziran 1856’da kullanıma açılabilmiş.

Yapısal özellikleri

110 bin m2’den fazla bir alan üstüne kurulu, 600 m uzunluğunda bir mer­mer rıhtım üzerinde inşa edilmiş Dol­mabahçe Sarayı, 3 bölümlü ana yapısı ile 16 ayrı bölümden oluşuyor. Kara tarafında yüksek duvarlarla çevrili, iki anıtsal kapılı saraya, ana bina dışında Veliaht Dairesi, Hazine-i Hassa, Mef­ruşat ve Muhafızlar Dairesi, Camlı Köşk ve küçük pavyonlar da dahil. Mutfaklar, ahırlar, değirmenler, ecza­neler, kuşluklar, camhane, dökümhane, tatlıhane gibi çeşitli işliklere uzanan bir dizi yapıya II. Abdülhamid dönemin­de Saat Kulesi ile Hareket Köşkleri ek­lenmiş. Beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmış Sarayın 45 bin m2’lik döşeme alanı, 285 odası, 46 salonu, 6 hamamı ve 68 tuvaleti var. Çağının ileri tekno­lojilerine de açık olan saraya, 1856’da ısıtma ve aydınlatma için Gazhane ha­vagazı vermiş, 1910-12 yıllarında da elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiş.

Sarayın ana yapısı

Ana yapı, denize paralel bölüm boyun­ca bodrumla birlikte üç katlı olup 3 bö­lüm: Mâbeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Harem-i Hümâyûn ve bu iki bölümün arasında; Muayede (Tören- Bayramlaş­ma) Salonu.

M âbeyn-i Hümayûn ya da Selâmlık

Mâbeyn; işlevi ve görkemiyle Dolma­bahçe Sarayı’nın en önemli bölümü. İlk karşılaşılan “Medhal Salon”, üst kat ile bağlantıyı sağlayan “Kristal Merdiven”, elçilerin ağırlandığı “Süfera (Sefirler) Salonu”, ona deniz tarafından bağlı, elçilerin huzura çıktığı “Kırmızı Oda”, görkemli dekorlarıyla etkileyici. Üst kattaki “Zülvecheyn Salonu”, padişahın Mâbeyn’deki özel dairesine bir tür ge­çiş yeri oluşturuyor. ”Zülvecheyn”; “İki Cepheli” demek. Padişahın özel hayatı ile resmî hayatının geçtiği mekânları ayırdığı için bu adı alan salon, rama­zanlarda saray halkının cemaatle na­maz kıldığı bir mekânmış. Onun üst katındaki özel dairede, padişahların mermerleri Mısır’dan getirilmiş gör­kemli bir hamamı, özel oda ve salonlar bulunuyor.

Muayede salonu

Harem ve Mâbeyn bölümleri arasın­da yer alan Muayede (Merasim, Tö­ren, Bayramlaşma) Salonu, Sarayın en yüksek ve en görkemli bölümü. 2 bin m2’yi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 m.yi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı, yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle bu salon, sarayın diğer bö­lümlerinden belirgin biçimde ayrılıyor. Salon, soğuk havalarda bodrumdaki tesislerden elde edilen sıcak havanın sütun diplerinden içeri verilmesiyle ısıtılmakta, böylece törenler daha sıcak ortamda yapılabilmekteymiş. Gelenek­sel bayramlaşma günlerinde, Topkapı Sarayı’ndaki Altın Taht, buraya ku­rulur ve padişah bu tahtta devlet ileri gelenleriyle bayramlaşırmış. Galeriler ise elçilik görevlilerine, Saray Orkest­rası’na ve konuklara ayrılmış.

Harem-i Hümayûn

Avrupa saraylarından örnek alınarak yapılmasına rağmen, yapıdan keskin çizgilerle ayrılmasa da “Harem”in ayrı bir bölüm olarak kurulmasına Dol­mabahçe Sarayı’nda özen gösterilmiş. Gene de buradaki Harem, Topkapı Sarayı’nda olduğu gibi saraydan ayrı tutulmuş bir yapı ya da yapı topluluğu değil; aynı çatı altında, aynı yapı bütün­lüğü içinde yerleştirilmiş bir “özel ya­şam” alanı. Plân açısından en karmaşık bölüm olan Harem’de beş büyük salon var. En önemlileri, Mavi Salon ve Pem­be Salon adlarıyla anılan ikinci katta­kiler. Mavi Salon padişahın harem hal­kıyla bayramlaştığı yer, Pembe Salon ise harem halkının günlük sohbetlerini sürdürdüğü bir alan imiş. Dolmabahçe Sarayı’nın yaklaşık üçte ikisini oluş­turan Harem Bölümü’ne, Mâbeyn ve Muayede Salonu’ndan, geleneksel Ha­rem – Selâmlık ayrımı vurgulayan 2’si demir, 4’ü ahşap kapılarla kesilmiş 300 metrelik bir koridordan geçiliyor. Bu koridorun bitiminde vâlide sultanın kabûl ve yatak odası bulunuyor. Deniz tarafında yer alan bu iki odanın ardın­da, Mustafa Kemal Atatürk’ün kullan­dığı çalışma ve yatak odası yer alıyor.

Saray kapıları ve bahçeler

Kapılar: Saray, kara tarafında “Hazine” ve “Saltanat” diye adlandırılan 2 ana ve 7 ikincil kapı ile deniz tarafında da biri büyük 5 kapı ile dışarıya açılıyor. Sarayın asıl girişini oluşturan Hazine Kapısı. Abidevi bir görünümü bulu­nan Kapı, büyük panolar içine alınmış madalyonlardan sonra ikiz sütunların kullanılmasıyla taçlandırılmış. İçte ve dışta ikişer kulesi var. Buradan ikinci bir kapı ile Selâmlık Bahçesi’ne girili­yor. Hazine Kapısı’ndan daha büyük ve görkemli “Saltanat Kapısı” da aynı bahçeye açılıyor. Deniz tarafındaki taçlı, demir kanatlı, madalyonlu, bitki motifleriyle süslü, birbirlerine dilimli parmaklıklarla bağlanmış 5 kapıya ge­lince, bunlardan Muayede Salonu kar­şısına gelen, diğerlerine oranla daha büyük. Onun iki yanındaki ikişerden 4 kapı, ikincil giriş olarak kullanılıyor.

Bahçeler: Bütün bu kapılar hepsi de birbirine geçişli “Hasbahçe” ya da “Selâmlık Bahçesi”, “Kuşluk Bahçesi” ve “Harem Bahçesi” adlarını taşıyan 3 güzel bahçeye açılıyor. Dönemin barok bahçe anlayışına göre düzenle­nen bahçeler, kara tarafında yüksek duvarlar, deniz tarafında ise dökme demir parmaklıklarla çevrili. Dörtgen plânlı “Hasbahçe” ortasındaki fıskiye­li sekizgen havuz, Yıldız Sarayı’ndan getirilmiş. Deniz tarafındaki bahçeler Hasbahçe’nin devamı sayılıyor. Genel­likle Avrupa ve Asya kökenli bitkiler kullanılan tarhların geometrik düzen­lemeleri, süslemede fener, vazo, heykel gibi nesnelere yer verilmesi de Batı et­kilerinin diğer izleri.

Süslemeler

Dolmabahçe Sarayı’nın kendine has, belirli ekollere giren bir mimari üslubu olmamasına karşın dış ve iç süslemeler­de Fransız Baroku, Alman Rokokosu, İngiliz Neo Klasizmi, İtalyan Rönesansı etkileri iç içe görülüyor.

Muayede Salonunun deniz cephesin­de, büyük ampir vazolarla süslü barok merdivenle başlayan, pencere alınlık­larında devam eden bu Neoklâsik et­kiyi, Saltanat ve Hazine kapılarında da görmek mümkün. Bu kapılar Barok nitelikler taşımakla birlikte rokoko ve ampir özellikli süsleme motifleriyle, hem Roma’nın kudret sembolü zafer taklarından etkilenen, hem de Selçuk­lu “taçkapı” formunun yeni bir yorumu diye nitelendiriliyor. Böylece, başta de­niz yoluyla gelecekler olmak üzere, sa­ray dış dünyaya bağlanırken, konuklara Osmanlı imparatorluğunun görkemi de hissettiriliyor.

Sarayın pencere doğramaları mermer plak ve değerli ağaçlardan lambrilerle örtülmüş. Bütün zeminler birbirinden farklı biçimlerde yapılmış, ahşap par­kelerle kaplı. Bunların 4 bin 500 m2’lik bölümü Hereke işi ipek ve yün halılarla örtülmüş. Avrupa ve Uzak Doğu’nun dekoratif el işi eserleri, pek çok odada Bohemya, Bakara ve Beykoz kristal avizeler, 600’e yakın kristal ve gümüş şamdan ve çeşitli şömineler gözalıcı. Avrupai stilde (Regence, XV. Louis, XVI. Louis, Viyana-Thonet) ve Türk tarzındaki mobilyaların yanı sıra, saray odalarında görülen bazı minder, döşek ve şilteler alaturka yaşam alışkanlıkla­rının da sürdüğünü gösteriyor. Sarayın iç dekoru, zaman içinde, özellikle ya­bancı devlet adamı ve kumandanların armağanları ile daha da zenginleşmiş. Sarayda Yıldız, Çin, Fransız Sevr, Japon ve diğer Avrupa ülkelerinden 280 por­selen vazo, her birinin ayrı özelliği olan 158 saat, Türk ve yabancı ressamlar tarafından yapılmış yaklaşık 600 tablo varmış…

Neler Görmüş Geçirmiş?

Dolmabahçe Sarayı, hizmete açıldığı 1856’dan, halifeliğin kaldırıldığı 1924’e kadar aralıklarla 6 padişaha ve son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’ye ev sahipliği yapmış. Bu 6 padişah arasından, Sultan II. Abdülhamid, suikast korkusu yüzünden bu sarayda en az oturanı. Bu yüzden onun döneminde Saray çok bakımsız kalmış. Cumhuriyet’in ilânından ve hilafetin kaldırılmasından sonra Atatürk, Halifenin terkettiği Dolmabahçe’ye 3 yıl hiç uğramamış ama 1927-1938 yılları arasında İstanbul’daki çalışmalarını burada yapmış. Bu dönemde, yabancı konuklar Saray’da ağırlanırken, kültür ve sanat çalışmalarına da kapılar açılmış. Dolmabahçe’yi ziyaret edenler arasında İran Şahı Pehlevi, Yugoslav Kralı Alexander, Ürdün Kralı Abdullah, Irak Kralı Faysal, Afgan Kralı Emanullah Han ve sonradan aşkı için tahtından vazgeçen İngiliz Kralı Edward da var. Dolmabahçe, 1928 Harf Devrimi’nin ilk çalışmalarının yapıldığı, Atatürk’ün Lâtin harflerini üzerinde tanıttığı kara tahtanın da ilk kullanıldığı yer. Saray, 1932 – 1936 arasındaki Türk Dil Kurultayları’na, 1937- II. Türk Tarih Kongresi’ne, Hatay sorunu toplantılarına, Cumhuriyet balolarına, Medeni Kanun’la kurulmuş evliliklerin kutlandığı düğünlere de ev sahipliği yapmış. Sarayın 71 numaralı odası ise 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün son dakikalarının tanığı…

Dolmabahçe “Müze-Saray”a Nasıl Dönüşmüştü??

1926-1984 yılları arasında ziyarete kısmen açılıp kapatılan Dolmabahçe Sarayı, 1984’de, kamu-sivil-yerel yöneticiler dahil, farklı disiplinlerden geniş katılımla yapılan “Milli Saraylar Sempozyumu”nda alınan kararların onaylanmasıyla “müze-saray” olarak ziyarete açıldı. Aynı kararlar kapsamında Sultan Mehmed Reşad dönemine ait Kuşluk, Kuş Köşkü, Kuş Hastanesi ve Camlı Köşk’ten oluşan ek yapılar da restore edilerek özgün işlevlerine kavuşturuldu, Camlı Köşk ile onu sarayın ana yapısına bağlayan koridor, sürekli sergilerin açıldığı bir sanat galerisi haline getirildi.

Last modified: 23 Ocak 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir