“Döşü Önlüklü” Şair: Nâzım Hikmet

tarafından hazırlandı| Biyografi

Azerbaycanlı edebiyatçı Süleyman Rüstem’in “döşü önlüklü” dostu, “Bakacak arımdan mutfak penceremiz” dizelerinin şairi, “Yemek nasıl pişirildi diye sorulmaz, softaya geldiği vakit lezzetli mi, ona bakılır. En iyi pilav toprak tencere pişer…” satırlarının sahibi Nâzım Hikmet, Piraye’ye, Cezaevi’nden “Ben sana güzel yemekler pişirip, harikulade romanları ne zaman yazacağım. Artık çıkar beni buradan karıcığım” diye sesleniyordu.

Vecdi SEVİĞ

Yaşamını 3 Haziran 1963’de Moskova’da tamamladığında 61 yaşındaydı. Ömrünün yaklaşık yarısı cezaevinde ya da çoğunluğu zorunlu olarak yurtdışında geçti. Ölümün üzerinden geçen 55 yıl içinde Nâzım Hikmet’i birçok yönüyle inceleyen kitap yayımladı, yaşamına tanıklık edenlerin aanıları okurlara ulaştı. Anılarda aktarılanlar arasında damak tadına ilişkin olanların ayrı bir yeri vardı. Gözlem ve anılar şairin bulabildiği malzemeyle en iyi lezzeti yakalama çabasının ömür boyu sürdüğünü ortaya koydu. Lezzet arayışlarında özgürlük ve yurt özleminin belirgin etkisi de eserlerine yansıdı.

 

Azerbaycanlı edebiyatçı Süleyman Rüstem, Nâzım Hikmet’in ölümünün hemen ardından yayımlanan yazısında, “O, bizim karşımıza döşü önlüklü çıktı. Biz güldük” diye aktarmış, “Şairlikten aşçılığa geçmişsin, nedir?” diye sorduğunu ve “Dost yolunda aşçı olmak fena şey değil. Bugün size saygımdan mutfakta kendim yemek hazırlıyorum” dediğini de eklemişti.
Onu mutfak önlüğü ile gören başkaları da vardır. İbrahim Balaban’ın “Ustam Nâzım Hikmet’in önünde önlük” diye anlattığı günler 1950’li yılların başına denk gelir, Fahri Erdinç’in, “Çok keyifliyse, bir önlük uydurup mutfağa giriyordu” cümlesi Moskova’daki yaşantısından bir kesittir.

Hapishane usulü portakal reçeli
Bursa’daki mahpusluk yıllarında Piraye’ye gönderdiği mektupta “Ben sana güzel yemekler pişirip, harikulade romanları ne zaman yazacağım. Artık çıkar beni buradan, karıcığım” diye seslendi. 1938 Harp Okulu olaylarından yargılanan askeri öğrencilere, hapishanede yumurta sarısı, toz şeker ve kakaodan yapılan boza kıvamındaki içeceği hazırladı; cezaevinde, portakal reçeli kaynattı, yapım reçetesini Vâlâ Nurettin ve eşi Müzehher’e yazdı: “Biliyor musun, ne yapıyorum? Masrafa kıydım. Portakal reçeli yapacağım. İki portakalım vardı. Kabuklarını dilim dilim kestim. İçleri çürümüş yiyemedim. Kabuklarını dilim dilim ve büyük bir hendesi [geometrik] dikkatle kestikten sonra yine aynı itina ile ipe dizdim. Karşıma duvara hevenge astım. Duruyorlar. Siz gelene kadar reçel de hazır olur. Ve inşallah size ikram ederim.”

“Kendi kendine yeten biricik yeşillik” diye nitelediği marulu Cezaevi bahçesinde yetiştirdi, avluda kendiliğinden büyüyen hindibaları topladı salata yaptı, mektubunda aktardığına gibi, “nefis terbiyeli, soğanlı çömlek kebabı, soğan suyuna yapılmış mercimek püresi” hazırladı. Daha sonraki yıllarda son eşi Vera Tulyakova’ya, siyah zeytin katılmış yeşil mercimek salatası sundu.
Kuvâyi Milliye Destanı’na “Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek./Yaldızlı kuyruğundan tutup/bir salkım üzüm gibi yersin.” dizeleriyle yansıyan uskumruya ilgisi babası Hikmet beyden kalmıştı. Hikmet Bey’in yaptığı uskumru dolmaları zamanının aranan lezzetlerindendi. Hapishane yıllarında da uskumru pişirdi ama dolmasını yapma olanağı olmayınca sebzelisinin lezzetini artırmaya çaba harcardı. Güzin Dino’nun anıları 1950 yılından kalmadır: “Nâzım’la Balaban, gelirken, Kadıköy çarşısından uskumru almışlar. Öğle yemeğine, hapishane usulü uskumru pişiriyorlar. Bol sebzeli, bol suda kaynatılarak, hanımların hiçbirinden yardım istemeksizin, nefis bir yemek çıkarıyorlar ortaya.”

Vera Tulyakova’ya İstanbul’a birlikte gitme özlemini, “Akşam seninle deniz kıyısına giderdik. Dostlarla otururduk uzun uzun, küçük bir restoranda. Midye dolması ısmarlar, sana balık hazırlamak için kendim

 

 

“Günün birinde tüm şiirlerimi yazıp bitirdiğimde, yazılacak tek bir dizem kalmadığında, tüm oyunlarım tamamlandığında oturup başyapıtımı hazırlayacak ve kendi yemek kitabımı yazacağım. İşte o zaman gerçek şöhret ve zenginlik de gelecek bana. İnsanları şöyle ağız tadıyla doyurayım o kadar istiyorum ki! Sadece Türk olmamdan değil, tüm dünyayı görüp karşılaştırma olanağı bulduğumdan Türkler diğerlerine göre yemek işinde daha ustalar gibi geliyor bana.”

 

girerdim mutfağa. Balık pişirmede üstüme yoktur! Hem de ne yöntemlerim var bir bilsen!” diye anlatması boşuna değildir.

Annesi Celile Hanım’ın Canan Sokak’taki evinde Muhsin Ertuğrul’u pişirdiği balık buğulaması ve salatayla ağırlarken mutludur, birer kadeh rakı da içilir.

İçtim ama akşamcı olmadım
1961’de yazdığı “Otobiyografi”deki “…içtim ama akşamcı olmadım” dizesinin gerisinde 6 Mart 1935 tarihli Hafta dergisinde yer alan röportajında Gazeteci Naci Sadullah’ın “İçki içer misiniz üstat?” sorusuna verdiği yanıt vardır: “Hiç içmem dersem, yalan söylemiş olurum. Maalesef ara sıra içtiğim oluyor. Yalnız bu itirafım, içki düşmanı olmama mani değildir. Fakat ben, içki düşmanlığının mücerret telakkisini [soyut anlayışını] anlamam.”

Orhan Karaevli’nin Ağustos 1960’da Moskova’da armağan getirdiği kulüp rakısına bakıp, “Şimdi ağlatacaksın beni. Nasıl kıyarım da içerim bunu?” demesi, 19 Ağustos 1943’de Piraye’ye yazdıklarını akla getirir: “Demek, sevgilim, ben seninle, küçük masanda, karşı karşıya rakı içtim. Ah, sevgilim, ah canımın içi, seninle karşı karşıya, senin odanda ve senin masanda bir kadeh, bir kadehcik rakıyı sahiden içebilmek için neler vermezdim?”

Her iki karşılıkta da özlemin izleri vardır.

Bir dönem yaşamını paylaştığı Dr. Galina Grigoryevna’nın “eski zamanlardaki gibi önü çıtalı bir raf astı ve tabakları, her biri tek tek görünecek şekilde dizdiği mutfağının duvarlarında salkım salkım meyveleriyle üvez dalları, güneş gibi sapsarı mısır koçanları, kurutulmuş mantarlar, pencere önleri çiçeklerle kaplıydı” diye anlattığı Moskova’daki mutfağı o yılların orta halli İstanbul evi mutfaklarından farksızdı. Halkbilimci Halit Bayrı 1947 yılında, İstanbul Ailesinin Mutfağı makalesinden “Kap kaçak yerli yerinde durur, temizlikten pırıl pırıl parıldar, insan mutfağa girince lüks ve debdebeli bir salona girmiş gibi hayran kalırdı” satırlarını anımsamamak mümkün mü?

Sovyet Ordu Merkez Tiyatrosu edebiyat sorumlusu Olga Dziyubinskaya’nın, “Mutfakta mor renkli kuru soğan, kırmızıbiber hevenkleri asılıydı” diye başladığı anlatımını şöyle sürdürmüştü:
“Burnumu gıcıklayan güzel kokular geliyordu. Sonradan anlaşıldı ki, Nâzım birinci sınıf bir aşçıymış gibi çeşitli malzemeler kullanarak, becerikli elleriyle tadına doyulmaz bir yemek pişirmişti. Kazan benzeri bir tencereye kat kat et ve mantar döşedikten sonra üzerine özel terbiyeler eklemişti. Terbiyelerin içine kattığı beyaz şarap yemeğe ayrı bir tat veriyordu.”

Rus gösteri sanatçısı Arkadi Raykin’in, “Nâzım’ın evinin mutfağı geniş bir yer olmamakla birlikte gene de herkesin sığacağı büyüklükte” diye betimlediği mekânı bilenlerden sinema ve tiyatro yönetmeni Viktor Komissarjevski, Nâzım Hikmet in ardından şöyle yazacaktı: “Arkadaşlarıyla birlikte yiyip içmeye bayılır, kendi becerikli elleriyle pişirdiği Türk mutfağı ürünlerini onlara zevkle sunardı.”

 

 

Serteller’de patlıcan kebabı keyfi
Sovyet yazarı Aleksandr Fevralski’nin Çağın Yaşıtının Notları kitabının 9 Ekim 1953 tarihli bölümünde Ataol Behramoğlu’nun Türkçeye aktarımı şu satırları okumak

Olga Dziyubinskaya’ya “Birinci sınıf bir aşçıymış gibi çeşitli malzemeler kullanarak, becerikli elleriyle tadına doyulmaz bir yemek pişirmişti” satırlarını yazdıran Nâzım Hikmet, aşağıdaki dizelerden de anlaşılacağı gibi yemek kitaplarına da meraklı bir ustaydı:
Dökmeciler sağda kalır, derken, Uzunçarşı’ya saparken köşede, sol kolda seyyar kitapçı:
“Hikâyei Billûr Köşk”
altı cilt “Tarihi Cevdet”
ve Fenni Tabâhat”.
Tabâhat, mutfaktan gelirmiş, yani yemek pişirmek.
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin.

 

mümkün: “Yiyeceklerden söz açıldı. Nazım çok övüyor Türk mutfağını. Kendine özgü türlerinden başka, bu mutfağa, Romalılardan, Greklerden (Bizans), Araplardan ve Perslerden çok şey kaldığını söylüyor. Türkler sadece patlıcandan 50’den fazla yemek çeşidi çıkarıyorlarmış. Kendisi de yemek yapmayı beceriyor ve seviyor.”

Nâzım Hikmet, sevdiği patlıcandan yapılan yemeklerinden birini 1955 yılının Ağustos ayında Budapeşte’de Sertel’lerin evinde yedi. Hayk ve Anjel Açıkgöz’ün, Türkiye’den kaçıp bir süre yaşadıkları Beyrut’tan göç ettikleri gündü. Nâzım Hikmet de Serteller’deydi, “Haydi bakalım fazla vakit kaybetmeyelim. Aramıza yeni bir Türk kadını geldi. Bize bir Türk yemeği yapsın da ağız tadıyla yiyelim” dedi. Alış veriş yapıldı, Anjel mutfağa girdi, patlıcan kebabı, pirinç pilavı ve pilakiden oluşan sofra hazırlandı. Dr. Hayk Açıkgöz de bavuldan bir Lübnan rakısını çıkarttı. Şair, duygulandı: “Sağ olun be yoldaşlar!Vatanımızın yemeklerini, içkisini havasını ayağımıza getirdiniz, sağ olun!”

Anjel Açıkgöz’ün, o gün patlıcan kebabını, büyük bir olasılıkla, Vağinag Pürdan’ın, 1926 yılında Takvor Mardirosyan Matbaası’nda basılan Mükemmel Yemek Kitabı’nda anlattığı gibi yaptığını hayal etmeyi engelleyecek bir neden yok: Önce dana etini tuz ve biberle ovdu, bütün bir baş soğanla orta ateşte pişirdi, halka halka doğrayıp tuzlandıktan sonra bol yağda kızartılmış patlıcanları etlerin üzerine dökerek masaya getirdi.

Nâzım Hikmet de 1954 yılında fırında dana budu pişirmiş ve konuğu Gün Benderli’ye ikram etmişti. “Benderli, güzel yemek yapan” Nâzım ağabeyinin Peredelniko’daki yazlık evinin “mutfağında koskocaman bir dana budunun nasıl hazırlandığını” yıllar sonra anlatacaktı: “Eti önce tuzla sıvazladı, sonra eline ucu sivri küçük bir bıçak alarak ete saplamaya ve sapladığı yerleri çeşitli baharatlarla (kekik, mercanköşkü, karabiber) ve kibrit çöpü gibi incecik kesilmiş sarımsakla doldurmaya başladı. Sonra hazırlanması hilafsız bir saat süren bu işten sonra eti üstü kapanabilecek ve içinde bir miktar tereyağı erimiş bir fırın kabına yerleştirip, etin yanına bir-iki soğan koyarak, ortadan da az ısıda fırına koydu. Arada bir fırını açıp etin üstünü salıverdiği yağlı suyla ıslatarak iyice yumuşamasını bekledi. Ondan sonra fırındaki kabın kapağını açarak ısıyı artırdı ve eti bir süre çevirerek iki tarafının da kızarmasını sağladı.”

Benderli’nin bu satırlarını okuyunca İnkılap Yayınevi’nin 1939 tarihli Alaturka ve Alafranga Mükemmel Yemek ve Tatlı Kitabı’nda “Eti alabilecek sahan veya tepsinin içine, yuvarlak doğranmış iki havuçla iki soğanı yayınız. Dana Budunu üzerine yatırınız, üstüne iki kaşık tereyağı sürünüz. Sonra fırına koyunuz, ara sıra tahta kaşıkla tepsinin kenarından suyunu alıp üzerine sulaya sulaya iki saatte pişiriniz” cümlelerinin yer aldığı tarifi anımsamaması mümkün mü?

Yıldız Sertel, anılarında “1954 yılıydı, bir uluslararası öğrenci kongresine katılmak üzere Moskova’ya davetliydim… Yemekleri Nâzım pişiriyordu. Özellikle pilavı çok güzel pişiriyor, bununla övünüyordu” diye yazar. Nâzım Hikmet, pilavının nasıl piştiğini 1936’da tefrika edilen Kan Konuşmaz’da Avukat Kâmran Bey’in savunmasının içine gizlemişti: “Yemek nasıl pişirildi diye sorulmaz, sofraya geldiği vakit lezzetli mi lezzetsiz mi, ona bakılır. En iyi pilav toprak tencerede pişer…”

Orada herşey vatan kokar
Şairin, Bulgaristan’dan söz ederken, “Orada her şey vatan kokar. Yemekleri Türk yemekleridir. Adetleri Türk adetleridir” demesi, Varna’yı aşağıdaki dizelerle anlatması yurt özleminin damak tadına yansımasından başka ne olabilir?

Şu Varna deli etti beni, divâne etti. Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası, radyoda “Ha uşaklar!” Karadeniz havası, rakı kadehte aslan sütü, anason, uy anason kokusu!
Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim…
A be islâh be, islâh ve hâlim…
Şu Varna deli etti beni
divâne etti…

1962 yılı Kasım ayında şiire, “Yüzer bacaların üstünde Dino’ların tavan arası/Burası ölümsüz dostlukların gemisi” dizeleriyle yansıyan soğuk Paris gecesinde, Nâzım Hikmet, Vera Tulyakova ile Yaşar Kemal Dinolar’ın konuğuydu. Abidin Dino’nun bir arkadaşının İstanbul’dan gönderdikleri sofraya sıralanmıştı: Lakerda, uskumru dolması, midye dolması, kirli hanım peyniri, lor, turşu, çiroz… Güzin Dino’nun “Paris’in göbeğinde, Saint Sverenin Kilisesinin çan kulesinin karşısında, şaşılası bir Türk sofrası kuruluyor böylece. Nâzım hasret, gurbet, sevinç duyguları içinde Huchette Sokağının tepesinden Paris’i seyrediyor” diye not ettiği, Tulyakova’nın “Türk yemekleri birbiri ardından gelmeye başladı masaya. Sıcacık, senin için çok değerli vatan ikramıydı bunlar” ifadeleriyle aktardığı saatler şairin yaşamının son yılının belki de en mutlu anlarıydı.

Nâzım Hikmet’in yaşamında ve eserlerindeki damak tadının öyküsü böyle bir yazının sınırlarını aşıyor. Ölümünden kısa bir süre öne, “Bakacak ardımdan mutfak penceremiz” dizelerini yazan şairin Vera Tulyakova’ya söylediklerini nasıl unutulur: “Günün birinde tüm şiirlerimi yazıp bitirdiğimde, yazılacak tek bir dizem kalmadığında, tüm oyunlarım tamamlandığında oturup başyapıtımı hazırlayacak ve kendi yemek kitabımı yazacağım. İşte o zaman gerçek şöhret ve zenginlik de gelecek bana. İnsanları şöyle ağız tadıyla doyurayım o kadar istiyorum ki!Sadece Türk olmamdan değil, tüm dünyayı görüp karşılaştırma olanağı bulduğumdan Türkler diğerlerine göre yemek işinde daha ustalar gibi geliyor bana.”

Last modified: 11 Aralık 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir