MET Müzesi’nde bir gün

tarafından hazırlandı| KÜLTÜR-SANAT, MEKAN

Metropolitan Müzenin içi bir günde gezilecek gibi bir yer değil. Seyahat kitapları en az üç-dört saatinizi ayırın diye uyarı düşşe de biraz tarih, biraz resim meraklıları değil saatler, günler sonra çıkar buradan

Johannes Vermeer’in hayatta kalmayı başaran 36 tablosundan beşi 632 nolu galeride.  Monet’ler, Degas’lar, Cezanne’lar ve tabii ki Picasso’lar 800’lü galerilerde aslanlar gibi duruyor. Birileri 825 no’lu galeriyi soruyorsa bilin ki Picasso’ların peşinde. Van Gogh da 822’de.

ELİF KEY

 

Herkes için aynı anlamı taşımaz müzeler. Kimileri için ev ödevi gibi, kimisi için huzur mekanı, kimi ilim irfanla dolup taşıyor, kimileri de hırs içinde geziyor: “Bunların hepsi bizimdi!” Bir de “Biz bakamadık, Allahtan almışlar” kadrosu var.

Sizin için ne demek müze? Cevabını hiç duyamacak olsam da kendimi kerteriz alarak tahminlerde bulunabilirim. İnsan ya genel kültürü artsın diye gider bu taştan binalara ya yorulmuştur soluklanmak ister bir köşesinde, hele bir de bir şehirde turistseniz herhangi bir heykelin altında soluklanmak için ideal mekanlar olabilirler. Bir de tabii şu var, “Gezmedi demesinler!” Çünkü herhangi biri Amerika’lara, New York’lara kadar gelip de “Vakit olmadı MET’e gitmedik” diyorsa sessiz köşelerde ayıplanacağını da bilmelidir.

 

Upuzun kuyruklar var ama

Metropolitan Müzesi’nde sıradan bir sabah. Her gelişimde aynı kalabalık, aynı upuzun sıralar, kronik paranoyak dünyanın olmazsa olmazı çantalar açılacak, kahveler sular çöpe atılacak, sırt çantaları vestiyere bırakılacak! Bugünlerde müze sanatla değil de istifa eden Thomas P. Campbell’in MET’in dijital ekibinden bir kadınla ilişkisi yüzünden berbat dedikodulara malzeme olsa da, her gün başka bir skandalla gazetelere düşseler de devasa girişiyle her şeye rağmen insanı büyülüyor. Ne zaman gelsem, aklımda İlber Ortaylı. Zehir zemberek konuşmalarını dinlemişliğim var: Burası tarihçileri, sanat eserlerinin peşinde koşan devletleri  çıldırtacak kadar eser hırsızlığıyla meşhur. Ayrıca çalmakla kalmayıp gizlemekle tanınıyor. Gördüklerimiz göreceklerimizin teminatı da hepsi depoda.

 

Saatler, günler geçirebilirsiniz

Merdivenleri, büyük girişi aştıktan sonra müzenin içi bir günde gezilecek gibi bir yer değil. Seyahat kitapları en az üç-dört saatinizi ayırın diye uyarı düşşe de biraz tarih, biraz resim meraklıları değil saatler, günler sonra çıkar buradan. Kolay mı dünyanın kaç bucak olduğuna, nereden nereye geldiğine bakacaksınız, çağlar boyunca ressamların, heykeltraşların, medeniyetlerin geçtiği yollar o kadar saatte biter mi? Müzenin de “dünyanın en büyüğü” diye övünmesi boşuna değil. Central Park’a nazır, kocaman merdivenleriyle, boydan boya devasa bir NY bloğuna yayılmak da her müzenin harcı değil. Müze girişi için 25 dolar fiyat biçseler de, siz yine de o ufacık puntolarla yazdıkları (sadece müzelerde değil hayatta da bunu şiar edinmek şart) “gönlünüzden ne koparsa!” yazısını aklınızdan çıkarmayın. İster bir dolar, isterseniz girişte duran Mısır’dan koparılıp getirilen sfenksin hatrına 3 dolar.

 

Güneş ışığı altında gezi

Girişin adı Great Hall, büyük giriş, taze çiçeklerin bulunduğu devasa saksıları geçer geçmez isterseniz dükkanları bedavadan dolaşıp çıkın ister sağa gidin ister sola. İçeriye güneşli günlerde tatlı bir ışık, yağmurlu günlerde filtreli bir fotoğraf karesi gibi bulutlar süzülecek. Meğer 1800’lerin sonunda burayı yapan mimarların fikriymiş: “Gökyüzünden sızan ışıktan mahrum kalmayalım. Madem ki Central Park’ın dibinde duracak bir müzeyi inşa ediyoruz, hem parkın ışığından faydalansın hem de parkı da küstürmeyecek bir plan çizelim.” Devasa camlardan süzülen güneşin altında heykellerin D vitamini ala ala yılları devirmesinin sebebi bu değilse ne?

 

Vermeer, Rembrant, Frans Hals

Müzeye erken gelenlerle mutlu mesut ilerleyeceğiz. Benim gizlenme yerim genelde 632 nolu galeri. Johannes Vermeer’in hayatta kalmayı başaran 36 tablosundan beşi burada. Öyle güzeller ki! İnsan tablonun arkasından bir ışık geldiğini düşünse de hayır Vermeer bir ışık ustası. Birkaç galeri sonra, 634 ve 637 no’lu galerilerde de Rembrandt, Frans Hals duruyor. Birbirlerine komşuluk eden ressamların önünde gencecik sanat okuyan çocuklar ödev yetiştirmeye çalışıyor. Vermeer’in tablosunda duran Türk halısını nasıl çizecek çocuk, uğraşıyor işte.

 

Monet, Degas, Cezanne, Picasso

Monet’ler, Degas’lar, Cezanne’lar ve tabii ki Picasso’lar 800’lü galerilerde aslanlar gibi duruyor. Birileri 825 no’lu galeriyi soruyorsa bilin ki Picasso’ların peşinde. Van Gogh da 822’de. Her defasında atlamadan gezdiğim, nefis sergiler açtıkları, 70’leri-80’leri nostaljik hislerle dolaştığım American Wing’e varmak için Temple Of Dendur’un yanından geçmem gerekiyor. Bu sene 50 yaşına basıyormuş. Tapınak değil. Tapınak 2000 yaşında, New York’a taşınmasının 50. yılı. Bu tapınağı burada olma fikrini hiç sevmesem de, Nil Nehri’nin kenarından sökülüp burada tekrar tıpkısının aynısı şekilde monte edilen tapınağı hor göremem bu yazıda.

Nil Nehri’ne 2000 yıl önce bu tapınağın dibinde bakanlar centler, dolarlar atmıyordu nehre ama burada tapınağın dibindeki ufak su havuzu paralarla dolu. Halbuki yanında kocaman harflerle yazıyor: “Lütfen para atmayınız.” Fark etmez, dilek bu, tutulacak. Ya Roma’da Aşk Çeşmesi’nde ya da Met Müzesi’nde o dilekler tutturulacak bir şekilde.

Biraz da Yunan ve Roma döneminden kalma, seni beni gömecek heykellere bakar çıkarım. Son durağım 162. galeri ve Helen the Hunter. Altın sarısı bir heykel tam cam kafesin altında. Meğer bu heykeller vakti zamanında zenginlerin bağlarını, bahçelerini süslermiş. Asırlar geçmiş, çoğu zamana bacağının bir kısmını, kolunu, burnunun ucunu kaptırmış olsa da bugünlere varmışlar. Ne güzel, ne heybetliler.

 

İnsanlara da bakın

İnsanlara bakmak için de mükemmel bir mekan burası. Yüzlerce insan geçiyor önünüzden. Ailenin bütün montlarını toplayıp sıraya giren bir anne, her yerde torunuyla fotoğraf çektirmek isteyen anneanne, her lafa karışan küçük çocuklar. Çocukların bağcıkları açılmış, disiplinli baba sürekli fotoğraf çekiyor, “Evet şimdi de sen geç Joe sfenksin altına!” İleride sadece “Of o zamanlardaki tipime bak” demeye yarayacak hatıralar, fotoğraflar ancak böyle birikiyor. Bir de müzenin sonsuz wi-fi bağlantısı. Kimsenin ne heykele ne resime bakmaması bundan! Kapatacaksınız wi-fi bak, geliyorlar mı müzeye?

Last modified: 11 Aralık 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir