Zaman tünelinde Ayvalık

tarafından hazırlandı| SEYAHAT

Ayvalık ve Cunda, yeme-içme kültürüyle, doğal güzellikleriyle ve tarihi mimari dokusuyla, mütevazılığı elden bırakmadan, Ege’nin gözde yerleşim ve uğrak yerlerinden biridir.

Derya BENGİ

Ayvalık denince akla ne gelir? Bundan yüzyıl öncesinde bile limanından tonlarca ihraç ettiği, bugün hâlâ ekonomisinin can damarı niteliğindeki bereketli zeytinyağları mı? Yoksa “rakı balık Ayvalık” tekerlemesini doğrularcasına, taze balıktan şifalı otlara kadar çeşit çeşit yemek ve mezelerle donanmış sofralarıyla sahil meyhaneleri mi ? Veya sakızlı kurabiyesiyle ve dondurmasıyla önlerinde kuyruklar oluşan tatlıhaneleri mi? Veya çay, kahve, koruk suyu eşliğinde nohutlu ekmekli, tulum peynirli Ayvalık tostu yenen, sohbet uzadıkça saatlerce zaman geçirilen kahvehaneleri mi?

Doğa Ayvalık’a karşı cömerttir. Bugün yasal koruma kalkanlarının kaldırılarak imara açılması tehdidine göğüs germeye çalışan Ayvalık Adaları Tabiat Parkı, yüzlerce hektar el değmemiş toprağında yüzlerce bitki ve canlıya ev sahipliği yapmakla ne kadar övünse yeridir. Rum ahaliden kalma taş evler ve bir kısmı korunarak camiye dönüştürülmüş kiliseler, tarihin derinliklerinden seslenir.

Eski Rum kasabası

Gitgide büyümenin, kalabalıklaşmanın, bozulmanın sancısını çekerken kimliğini yitirmeme mücadelesi veren Ayvalık, Cumhuriyet’in ilk döneminde, ülkede iç turizmin nefes almaya başladığı 50’li yılların ortalarına kadar aslında pek göze batmayan bir beldeydi. Ağırlıklı olarak Girit ve Midilli adalarından gelen mübadillerin yerleştirildiği bu eski Rum kasabası, verimli topraklarına paralel olarak canlı bir ticaret hayatına sahip olmasına rağmen kabuğunu kıramadığı gibi, örneğin 1944 depreminin yaralarını sarabilecek yeterli birikime sahip değildi. Yine de bütünüyle kendi kaderine terk edilmedi. Zamanla tanındı, keşfedildi, sevildi. Yıllar içinde gazete ve dergi sayfalarında, gazeteci ve yazarlar, Ayvalık’ı unutulmuşluktan kurtaran satırlar kaleme almayı ihmal etmedi.

Refik Halid Karay’ın anlattıkları

Bu modern Evliya Çelebilerin belki de ilki ve en önemlisi Refik Halid Karay’dı. 1950’de Yeni İstanbul gazetesinin yayınladığı (2014’te “Memleket Yazıları 2: Kırk Yıl Evvel Kırk Yıl Sonra” kitabına alınan) gezi notlarında, Ayvalık izlenimlerine de yer veriyordu. Doğrusu Ayvalık, Refik Halid’den güzelliklerini gizlemiş, ona sadece fakirliğini göstermiş gibiydi:  “Ayvalık ömrümce görüp gezdiğim kasabaların en darı ve en sıkıntılısı. Yollarından bir araba güç geçiyor; neredeyse duvarlara sürüneceğiz; üstelik sokaklar hazin bir harabezar tesiri yapmaktadır. (…) Tek yeni binaya rastlamadığımız gibi eskilerini de çökertmişiz. Güzel bir Akdeniz şehri farzederek çocukluğumdan beri görmek istediğim Ayvalık bu mu? Evet, Ayvalık kasabası bu.”

Yazar, konakladığı otelden hiç memnun değildi: “Daracık bir merdivenden çıktık; bir sofa… Aman Yarabbi! Her taraf öyle harap, perişan, tozlu, sefil, berbat ki! Mobilyalar ve duvarları güya süsleyen resimler, hepsi, ne varsa Rumlar zamanından kalmış. Hatta acayip kokusu bile!”

Nihayet Ayvalık merkezinden birkaç kilometre mesafedeki Çamlık’a (ya da eski tabirle Çamlı’ya) uzandığında, zeytin, sabun ve ticaret burjuvazisine mensup birkaç ailenin bakımlı köşklerine, güllerle, çiçeklerle donanmış bahçelerine rastlıyordu: “Fakat bereket versin onun bir Çamlı’sı var. Bir Çamlı ki Heybeliada kadar, hatta birkaç bakımdan Heybeliada’dan güzeldir.” Üstelik Çamlık’taki gazinoyu hem servis, hem yemek, hem de manzara bakımından, İstanbul’da benzerlerinden üstün tutuyordu: “Çam ve deniz kokusu içindeyiz. Güneş batmak üzere. Karşımızda biri büyük, öbürü küçük iki ada var. (…) Uzaklarda daha birçok adalar, burunlar, koylar ve ufukta yüksek dağlar. Asıl Çamlık mevkii koyların en güzellerinden birine eteklerini yaymış. Yorgunluktan eser kalmadı. (…) Denizden ziyade şurup dolu bir göle, perilerin devlere yaptıkları deniz taklidi bir havuza benzeyen bu manzaranın sahici olduğuna inanmak zor. Walt Disney’in Fantasia filminden bir sahne!”

Hayat dergisindeki Ayvalık

1959 yılında Hayat dergisi, Semiha İz’in siyah-beyaz fotoğrafları eşliğinde, beldenin cazibesini teslim ediyordu: “Ayvalık, Anadolu sahillerinde Adalar Denizi atmosferinin âdeta elle tutulabilecek derecede kuvvetli olduğu yerdir. Bir tarafta, direklerinde Türk ve Yunan bayrakları dalgalanan yelkenliler ezilmiş zeytin yüklerken, öbür tarafta ciltleri bakır rengi olmuş insanları karşıki Cunda plâjlarına götürmek üzere Alibey Adasına kalkan motorlar iskeleden çıma alır. Şehir Kulübü önünden geçerken tavada kızaran o nefis çipuraların kokusu burnunuza kadar gelir. İskele başında, bir Heybeliada havası da bulmak kabildir. Sık sık binaların dizildiği dar sokakların çoğu denize çıkar. Sahilde bir Türkçe gazelin arasına, Yunan motorlarından yükselen bir Rumca şarkı da karışır. Rüzgâr eserken iyot kokusu ile birlikte, denizin tuzunu adeta dudaklarınızda hissedersiniz.”

Bu ayrıntılarla bezeli yazıda Cunda’ya kalkan motorların bile adları (Uçarı, Yaman, Servet, Başlangıç ve Güzin) anılırken, günbatımları es geçilse de mehtaba özel vurgu yapılıyordu: “Ayvalık’ın zeytin ağaçları üzerinden süzülen mehtabı meşhurdur. Fakat suların daha yeni yeni uyanmaya başladığı sakin sabahları, mehtaplı gecelerini aratmayacak kadar güzeldir.” Hayat dergisi, oteller ve lokantalar hattında da bilgiler veriyordu: “Biri sahilde, biri Çamlık’ta ve diğerleri çarşıda olmak üzere Ayvalık’ın üç dört oteli vardır. Sahildeki otelin ekseri odaları denize bakar, akar suları da vardır. Altında lokantası, karşısında deniz üstünde kahvehanesi ve bir de yine deniz üzerinde salaş tiyatro-sineması bulunmaktadır. Ancak mevcut oteller Ayvalık’a gösterilen rağbet karşısında hiç kâfi değildir. İyi oteller çok önceden tutulmaktadır. (…) Lokantalar İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere nazaran ucuzdur.”

Milliyet ve Hürriyet’teki tanıtımlar

Ayvalık Turizm ve Kültür Derneği, 1960’ta gazetelerde ilçenin reklamını Turgay Şeren’in ağzından yapıyordu “Ayvalık’ı bilir misiniz? Milli Takım ve Galatasaray kaptanı Turgay Şeren diyor ki: Dünyayı gezdim. Ayvalık kadar güzel yer görmedim. Hele Çamlığını hiçbir yere değişmem.”

Milliyet gazetesi 1962’de yayınladığı Turizm ilavesinde “Ayvalık daha şehre ilk girişte sizi şaşkına çevirir” diyor ve ballandıra ballandıra anlatıyordu: “Hangi yoldan gelirseniz geliniz, zeytin ağaçları arasında devam eden yollar bitmeden kendinizi bu güzel şehirde bulursunuz. İzmir istikametinden gelişte, Altınova’yı geçtiniz mi, denizin yanında bir başka deniz başlar, bu yeşil zeytin ağaçlarının meydana getirdiği deryadır. Bir an gelir zeytinliklerden deniz görünmez olur. Böylece devam eden yol tatlı bir meyille bir tepeye yükselir ve buradan Ayvalık’a denize düşer gibi inersiniz. Bu denize düşmek değil, onunla kucak kucağa gelmek gibi bir şeydir. Karşınızda adacıkları, tatlı, açık, koyu renkli denizi ile Ayvalık körfezi ve kırmızı kiremitli evleri ile artık Ayvalık sizindir. Evler arasında ince fabrika bacaları yükselir. Fabrika bacaların arasında ince minareleri de seçersiniz. Tepeden itibaren zeytin ağaçlarının yerini yamaçlara kadar tırmanan çam ağaçları almıştır. Bu çam ağaçları altında oturup güzel şehirlerini, koyu ve denizi seyreden Ayvalıklı kız ve kadınları görürsünüz…”

Hürriyet gazetesi, 1963’te “Kesenize Göre Tatil” yazı dizisinde “Ayvalık’ın balık, ançüezli zeytin, lor peyniri, tatlı ve helvasına doyum olmaz” derken temkini de elden bırakmıyordu: “Ayvalık’ın en büyük derdi hâlâ kanalizasyonunun olmamasıdır. Elektriği hem zayıf hem de pahalıdır. Bu şirin beldenin bir an önce daha konforlu ve modern otellere kavuşması da lâzımdır.” Ayvalık’ta denize girmek isteyen okurlarını Hürriyet öncelikle Sarmısaklı’ya yöneltiyordu: “16 bin nüfuslu deniz ve sayfiye şehri Ayvalık’ta her yerden denize girilebilir. Ancak şehrin kanalizasyon tesisatı olmadığından ve lağım suları açıkta aktığından, nispeten uzakta ve en iyisi Sarmısaklı plajlarında denize girmelidir. (…) Burada üç plaj vardır. Derya, Örnek ve yeni yapılan Çınarlı. Arzu edenler buralardan denize girer. Fakat beş para ödemeden, açıktan deniz banyosu almak isteyenleri de kilometrelerce uzanan Sarmısaklı tabii plajları geri çevirmeyecektir.”

Cumhuriyet: Ege’nin Antalyası

Cumhuriyet gazetesi 1964’te Ayvalık’ı “Ege’nin Antalya’sı” olarak tarif ediyordu. İrili ufaklı yirmiyi aşkın koy ve bir o kadar adanın varlığından bahsederek “Ayvalık bir danteladır” yargısına varan yazı, “Zeytin ağaçları ile çamların adeta ormanlaşarak denize kadar indiği burada, turistik hareket çok hızlıdır. 15’ten fazla otel yaz süresince tıklım tıklımdır, pansiyonlar da doludur,” cümleleriyle devam ediyordu.  Aynı gazete, dört yıl sonraki bir nüshasında Ayvalık’ın 1967 yılı boyunca 20 bin yerli, 5 bin yabancı turist ağırladığını duyuruyor, “Yabancılar, ilçe halkının medeni davranış ve toleranslarından faydalanarak istedikleri gibi kendi hayatlarını yaşayabilmişlerdir” diyordu.

Akşam gazetesinin 1966’daki bir tanıtım yazısına göre, “Ayvalık sükûnet arayanların tercihi”ydi: “Ayvalık’ta kısa da olsa bir tatil geçiren kimse bunun hatıralarını yıllar boyunca unutamaz. Kibar insanları, temiz sokakları ile Ayvalık daima hatıralarda yaşar.”

Altan Erbulak’ın çizimleri

Bütün yurtta olduğu gibi Ayvalık’ta da büyük değişim (kimine göre gelişme, kimine göre bozulma) turizm patlamasının beklendiği 1980’li yıllarda başlayacaktı. Tatil izlenimlerini 1986’da Milliyet gazetesinde yazıp çizen Altan Erbulak, “Turizm değil ama turist patladı” nüktesi eşliğinde, tatil rehavetinden patlayacak kadar yiyip şişmanlamış bir turist karikatürüyle sayfayı süslüyordu. Erbulak her şeye rağmen memnun, mesut, “Her tarafı zeytin kokar Ayvalık’ın, küspe kokar, yosun kokar. Ama en önce insan kokar” diye yazıyordu.

 

Sinemada Ayvalık

Ayvalık insanlarını ve Ayvalık sokaklarını 50’lerden 80’lere uzanan bir perspektifte izlemek isteyenler için bazı eski Yeşilçam filmleri bugün birer nimet. Fatma Girik, Cüneyt Arkın, Belgin Doruk, Kadir İnanır, Hülya Koçyiğit, Orhan Gencebay, Selma Güneri, Hulusi Kentmen gibi oyuncuların rol aldığı, Ayvalık’ın doğal bir plato oluşturduğu filmler arasında “Yak Bir Sigara” (Agah Hün, 1959), “Duvarların Ötesi” (Orhan Elmas, 1964), “Kambur” (Atıf Yılmaz, 1973), “Hayat Bayram Olsa” (Orhan Aksoy, 1973), “Bıktım Her Gün Ölmekten” (Osman Seden, 1976), “Tuzak” (Atıf Yılmaz, 1976), “Kırık Bir Aşk Hikayesi” (Ömer Kavur, 1981) bulunuyor.

 

Bir Osmanlı Doktoru’nun Ayvalık anıları

Peki acaba bir zaman tüneline dalıp on yıllar, hatta yüz küsur yıl öncesine geri gitmek isteyen biri, o dönemde nasıl bir Ayvalık’la karşılaşır? Bu sorunun en elverişli yanıtı, Dr. Şerafeddin Mağmumi’nin anılarından oluşan “Bir Osmanlı Doktorunun Anıları – Yüz Yıl Önce Anadolu ve Suriye” başlıklı 2001 baskısı kitapta sergileniyor. İlçeye 19. yüzyıl sonlarında bir vazifeyle giden Dr. Mağmumi, Ayvalık anılarında Sarmısak taşından yapılma evlerden, panjurlu pencerelerden, evlerin bahçeleri olmadığı için tek parça bir bina gibi görünen mahallelerden, süslü kuleli, sanat işi, büyük kiliselerden, eski Mısır mimarisinde erkek ve kız okullarından, zeytinyağı sıkılan buharlı fabrikalardan, yağhanelerden, sayısı bir hayli fazla gazino ve meyhanelerden, incesaz takımlarının icra ettiği alaturka havalardan, ikişer ikişer kalkılıp oynanan zeybeklerden bahsediyor, “Şimdiye kadar sokakları çamursuz buradan başka yer görmedim” diye eklemeyi de unutmuyor. Dahası da var: “Ahalisi olağanüstü içki tutkulusu; gece yarılarına kadar kadeh oynatıyorlar. Hepsi ızbandut gibi iri yarı adamlar olup zayıf, cılız bir kimseye rastlamadım desem doğrudur. Bunu da iklim ve havanın ılımlılığına ve sağlamlığına yormaktayım. Buranın ahalisi Hıristiyan olduğundan, Beyoğlu gibi kadın erkek karışık olarak gazino ve sokaklarda bulunacağını umuyordum. Halbuki, yanlış olmasın ama çarşı ve pazarda erkekten başka bir yaratık göremeyince şaşırdım ve soruşturdum. Kadınların erkekleriyle birlikte ya da yalnızca, süslenerek dışarı çıkmaları ayıpmış”.

Yunan çizer Slaup’un Ayvali’si

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş yılları ise Ayvalık için savaş, kıyım, göç ve acılarla örülü bir köşeli parantezden ibaret. Bu dönem, en etkileyici ifadesini Yunanlı çizer Soloúp’un “Ayvali” başlıklı, “Dört Yazar, Üç Kuşak, İki Yaka, Bir Ayvalık” altbaşlıklı çizgi-romanında buluyor. Soloúp, savaşın, Lozan Mübadelesi’nin, Türk ve Yunan halkları arasındaki dünden bugüne uzanan gelgitli dostluk ve düşmanlık muhasebesinin öyküsünü anlatırken Fotis Kondoğlu’nun “Ayvali, Memleketim”, Ahmet Yorulmaz’ın “Savaşın Çocukları”, İlias Venezis’in “Selam Sana, Küçük Asya” ve “Numero 31328: Amele Taburu” kitaplarına başvurmuş. 2015’te Türkçe olarak da basılan “Ayvali” çizgi-romanında Soloúp, kendisini de içine katarak, Ayvalık’tan ve başka kentlerden Yunanistan’a veya tersine Girit, Midilli adalarından, Selanik, Kavala kentlerinden Türkiye’ye göçmek zorunda bırakılan insanları kinayeyle “Lozan’ın torunları” ya da “Lozan’ın piçleri” diye adlandırıyor.

Ayvalık’ın Ahmet Yorulmaz’ı

Soloúp’un e-mail ve telefon kanalıyla dostluk kurduğu Ahmet Yorulmaz, maalesef “Ayvali” çizgi-romanının tamamlandığını göremeden, 2014 yılında, 82 yaşında vefat etti. Hayatını Ayvalık’a vakfetmiş bir gazeteci, edebiyatçı, çevirmen, yayıncı, kitapçı ve sohbet ehliydi. Bodrum’un nasıl Halikarnas Balıkçısı varsa, Ayvalık’ın da Ahmet Yorulmaz’ı vardı. Bir kitabında şöyle diyordu: “Bazı yöreler, nereden ve ne zaman gelmiş ve yerleşmiş olursa olsun oraya gönül vermiş sakinlerinin yurdu gibidir. Gibidir’i fazla, yurdudur. Ben de Ayvalık’ı böyle algılıyor, başkalarından daha ileri giderek buraya anayurdum diyorum. Fantezi gibi gelecek size ama sıcak yaz günlerinin kıpır kıpır yeşil mavi imbatıyla gelen, iyotlu yosunlu havasını solumayanın… Adeta bir gergefte işlenmiş gibi güzel koylarının, adalarının, çamlarının güzelliklerini bilmeyenin… Kimilerinin içkisine meze yaptığı fırından yeni çıkmış Girit leblebisinin, kabak çekirdeğinin, kabuklu tuzlu fıstığının kokusunu duymamış olanın… Bir izmarit, bir gopez, bir papalina tavası ya da bir ahtapot salatası yemeyenin… Sarmısak taşlı yapılarını seyretme hazzını, benliğinin derinliğinde duymayanın… Deniz kıyılarında kara kaya balıklarını, kefal yavrularını izlemeyenin… Sanatsal üretimini en iyi Ayvalık’ta yapacağının ayırdında olmayanın… Burcu burcu zeytin kokan taze yağını, kızartılmış ekmekle tatmayanın, yumurtayı bu yağda pişirerek yemeyenin, zordur bu yurt duygusunu duyumsaması.”

Yorulmaz, bu satırların yer aldığı “Ayvalık’tan, Cunda’dan” kitabının önsüzüne bir John Berger alıntısıyla başlıyordu. Onun önsözü, bu yazının sonsözü olsun. John Berger diyor ki: “Kentler anıların, tatların, dilin ve yaşantının bütün işaretlerinin bir araya geldiği yerlerdir. Kentler sadece ekonomik ve ticari olanın takas yeri değildir.”

Last modified: 11 Aralık 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir