Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası

tarafından hazırlandı| Biyografi, Genel

Atatürk’ün yaktığı bağımsızlık ateşi, tüm sömürge uluslara örnekti. Üstelik bu bağımsızlık ateşi, çağdaşlaşma/modernleşme ile desteklendi. Atatürk’ün büyüklüğünü kavramak için cumhuriyetin devraldığı mirasa bakmak gerekir. 1927 yılında basılan 1 liranın üzerindeki “kara sabanla çift süren köylü” figürü devralınan mirasın açık bir göstergesi gibidir.

Hakkı UYAR

 

 

12 Haziran 1919’da Havza’dan Amasya’ya geçen Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy 10 günlük bir çalışma ardından, bildiriyi, Erzurum’da
15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’e sunmuşlardı… 1927 yılında basılan 1 liranın üzerinde yer alan karasabanla çift süren köylü figürü, ülkenin devraldığı ekonomik mirasın açık
bir göstergesi gibidir.

 

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babasıdır. Hiç şüphesiz onunla birlikte anılması gereken diğer kurucu babalar da vardır. Bunlar arasında Atatürk’ten hemen sonra gelen İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi isimler Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecine girdiği Osmanlı-Rus Savaşı’nın (1877-78) hemen öncesinde
ve hemen sonrasında doğdular. Ardından imparatorluk bakiyesi haline gelmiş olan devlet, Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında hızla dağıldı. Milli Mücadele’yi yürüten ve Cumhuriyeti kuran kadro, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinden, İkinci Meşrutiyet’te yaşananlardan büyük dersler çıkardılar. Kurtuluş Savaşı’nın kaderini tayin eden 30 Ağustos 1922 tarihli
Başkomutanlık Meydan Savaşı idi. Bu, beraberinde Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı ve Lozan Barış Antlaşması’nı getirdi. Mondros Ateşkes Antlaşması ve Sevr Barış Antlaşması tarihin çöp sepetine gönderildi. 30 Ağustos Zaferinin ilk kutlanışı 1924 yılındadır. 1923 yılında kutlanamamıştır. Lozan’ın henüz imzalanmış olması ve antlaşmanın TBMM’de onaylanmasına ilişkin  tartışmalar, Halk Fırkası’nın kuruluş hazırlıkları, rejim tartışmaları, Ankara’nın başkent oluşuna giden süreç ve Cumhuriyetin ilanına dair belirsizlikler, 1923 kutlamasının önüne geçmişti. Üstelik  enüz Atatürk cumhurbaşkanı değildi ve İstanbul bile düşman işgalinden kurtulmamıştı. 30 Ağustos, 9 Eylül kadar Türk Kurtuluş Savaşı’nın önemli bir tarihidir. Siyasal ve askeri bağımsızlığın
sağlanmasının ardından, sıra ekonomik kalkınmaya, modernleşmeye ve uygar dünyayı yakalamaya gelmişti. Nitekim siyasal ve askeri bağımsızlığı sağlayan tarihin ikinci yıldönümünde (30 Ağustos 1924) Atatürk, ekonomik bağımsızlık ve uygar dünyayı yakalama hedefini Türkiye’nin önüne koydu. Bu yerin ve tarihin seçilmesi tesadüf değildi. Atatürk’ün aşağıya aldığımız cümleleri yüzyıllar boyunca ihmal edilen bir toplumun/devletin durumunu özetler gibidir: “Asırlardan beri Türkiye’yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir. Fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir tarzda telafi edebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek”.

 

Aslında Atatürk’ün dile getirdikleri Anadolu’nun ve Türk milletinin asırlar boyunca ihmal edilmesi, maddi ve insani kaynaklarının harcanmasına dair Cumhuriyetin kurucu babalarının teşhisini yansıtmaktadır. Nitekim Falih Rıfkı Atay da Zeytindağı adlı kitabında bu ihmal edilmişliği, imparatorluğun para ve insan kaynaklarının boş hayaller peşinde nasıl harcandığını acı bir şekilde anlatır.

 

Savaşı zorunlu olmadıkça cinayet olarak niteleyen bir asker olan Atatürk, bağımsızlık için mücadele vurgusunu da savaş tanımıyla birlikte yapmaktadır:

 

“Savaş iki ordunun çarpışması değildir; savaş iki milletin maddi ve manevi bütün güçleriyle karşı karşıya gelmesidir… Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, o milleti alt etmenin yolu yoktur”.

 

Burada millet olma bilincine dikkat çeken Atatürk, Türk milletinin önüne bir ütopya da koymaktadır:

 

“Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada tam anlam ile uygar bir insan topluluğu olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada  her toplumun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, kendinde olan ve yaratacağı uygar eserlerle orantılıdır. Uygar eser meydana getirmek olanağından yoksun toplumlar, özgürlük ve
bağımsızlıklarını yitirmeye mahkumdurlar”.

Bir taraftan ortaya bir ütopya koyarken diğer taraftan bunun gerçekleşmemesinin, zamanın ruhunu yakalayamamanın yok oluşa yol açabileceği tehlikesine de dikkat çekmektedir. Atatürk bu sözleri, Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki dönemde, Hitler, Mussolini, Franko, Salazar ve Stalin’in iktidar olduğu yıllarda, otoriter ve totaliter rejimler, ırkçılık ve yayılmacılık yükselirken söylemektedir. Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu babaları, esen savaş rüzgarlarına rağmen, barışçı ve hümanist bir politikayı kurucu kültürün temeli kılmışlardır. Nitekim o nedenledir ki bugün, Atatürk’ün vefatının üzerinden 80, Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden 95 yıl geçtikten sonra Türkiye halen tarihinin en uzun barış dönemini yaşamaktadır.

 

Dumlupınar’ın yani Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın ikinci yıldönümünde Atatürk, daha açık ve kısa bir şekilde şu  hedefi Türk milletinin önüne koymaktadır:

 

“Milletimiz, Dumlupınar’da kutlanan Büyük  Zafer’den daha önemli bir zafer peşindedir: Kültür ve uygarlık zaferi…”

 

Atatürk, Milli Mücadele’yi kazanmış olmanın verdiği prestijle ve buna dayanarak kurduğu siyasal örgütle, geleneksel toplumun bütün kurumlarını yıkarak yerlerine modern toplumun kurumlarını kurmaya girişti. III. Selim’den ya da Tanzimat’tan beri devam ede gelmekte olan utangaç/düalist Osmanlı modernleşmesini Köktenci/Devrimci modernleşme boyutuna taşıdı. Bunu yaparken hem devrimci yöntemleri ve hem de zor unsurunu (İstiklal Mahkemeleri) kullandı.

 

1920’li yıllar köklü değişimin, geleneksel kurumların tasfiye edilip yerlerine modern toplumun kurumlarının kurulduğu yıllar oldu. Yapılan değişimi yıllara dağıtıp bir
bakacak olursak, değişimin boyutunu kavramak daha kolay olacaktır:

1922

Saltanatın kaldırılması

 

1923

Cumhuriyetin ilanı İzmir İktisat Kongresi Ankara’nın başkent olması

 

1924

Halifeliğin kaldırılışı Öğretim Birliği Medreselerin kapatılması Diyanet İşleri Bşk. kurulması Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması

 

1925

Tekke ve zaviyelerin kapatılması Aşar vergisinin kaldırılması Şapka Kanunu Ankara Hukuk Mektebi’nin kurulması Miladi Takvim’in kabulü

 

1926

Medeni Kanun Borçlar Kanunu Ceza Kanunu

 

1927

Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu 1928 Yeni harflerin kabulü Millet Mekteplerinin açılışı “Devletin dini İslam’dır” maddesinin Anayasa’dan çıkarılması Uluslararası rakamların kabulü 1929 Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Yukarıda belirtilen değişime rağmen devralınan miras çok da olumlu değildi. Nitekim 1927 yılında basılan 1 liranın üzerinde yer alan karasabanla çift süren köylü figürü, ülkenin devraldığı ekonomik mirasın açık bir göstergesi gibidir:

 

Çoğunluğu köylü olan bir toplumun eğitim durumu da doğal olarak gelişmiş düzeyde değildi; okuryazar oranı düşüktü; okullaşma ve okula gitme oranı da çok azdı. Nitekim
1923 rakamları okullaşma, öğrenci ve öğretmen sayıları açısından şöyledir:

 

Toplumun % 3’ünün bile okula gitmediği bir ortamda Cumhuriyet modernleşmesi, bu geleneksel toplum yapısını değiştirmekte ve dönüştürmekte son derece zorlandı.

Çünkü dönüştürücü olarak burjuvazi gibi bir sınıfsal dinamik ve kent gelişmişliği yoktu. Değişim burjuvazi değil, bürokrasi eliyle oldu. Üstelik bu sayıca ve nitelik olarak yetersiz bürokrasinin öncülüğünde kısmen başarılabildi. Bunların çoğu Cumhuriyet modernleşmesinin kavramış düzeyde bile değildi. Hatta buna milletvekillerini bile eklemek mümkündür. Oysa aynı milletvekilleri 1924 yılındaki anayasa tartışmaları sırasında son derece kıskanç bir şekilde Cumhurbaşkanına TBMM’yi feshetme yetkisini vermeye direnirken ve bu bağlamda demokrat ve özgür bir tavır sergileyebilmişlerdi. Ancak konu kadın haklarına gelince aynı demokrat ve özgürlükçü tavrı onlarda görmek pek de mümkün olmamıştı.

 

 

Anayasa taslağının 10. Maddesinde “30 yaşını tamamlayan her Türk seçilme hakkına sahiptir” denilmekteydi. İlk olarak Beyazıt milletvekili Şefik Bey söz aldı. Metinde erkek vurgusu istedi; kadınlara yönelik bir hak tanımaya karşı çıktı. “30 yaşını tamamlayan her erkek Türk seçilme hakkına sahiptir” şeklinde yapılan değişikliği milletvekilleri alkışlarla kabul ettiler. Kütahya milletvekili Recep Bey (Peker) söz alıp, “Ayıp yahu, alkışlamayın
bari” demek zorunda kaldı. Özetle Atatürk’ün devrimleri kademe kademe yapmak zorunda kalmasının nedeni, devrimleri sadece topluma değil, ülkenin seçkinlerine de kabul ettirmekte
zorlanmasıydı. Özellikle kadınlarla eşit olmak dönemin seçkin erkeklerinin bile pek de kabul edebildiği bir durum değildi. Nitekim bu nedenle önce 1926’da Medeni Kanun ile hukuk önünde eşitlik sağlandı, sonra belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı (1930), en sonra da milletvekili seçme ve seçilme hakkı (1934)… Aynı durum karma eğitimin kademeli şekilde gerçekleşmesinde de görülür (önceilkokul, sonra ortaokul ve en son lise).  Bunlar ancak sekülerleşen/laikliği benimseyen bir toplumda söz konusu olabilirdi. Ama bu biraz da kaçınılmaz bir şekilde tepeden inmeci bir modernleşme  neticesinde olabildi.

 

Dönemin aydın erkeklerinin bile kadınlara tanınan haklara sempatik bakmadığını o yıllara ait karikatürlerde görmek mümkündür. Hatta bu ünlü bir karikatürist (Cemal Nadir) olsa bile değişmeyecektir: Kadınların milletvekili olmasıyla kadınlara ait (!) işlerin erkekler tarafından yapılacağı eleştirisine dair karikatürlerin sayısı bir
hayli fazladır. Eğitimli erkeklerin bile bu hakların verilmesini pek de sindiremedikleri ortadadır.

 

Kurucu kadro, ülkeyi kurtarma hedefinde işbirliği yapmıştı ama kurtuluş sonrasında kuruluşun nasıl olacağı konusunda anlaşmazlığa düştü. Bu da beraberinde bir tasfiyeyi getirdi. Aslında bu tasfiye aşağı yukarı bütün devrim hareketlerinde görülür. Fransız ve Sovyet devrimlerindeyaşanan kanlı tasfiyelerle Türk Devrimi’ndeki tasfiyeleri karşılaştırmak Türk Devrimi’ni ve Atatürk’ü anlamaya yardımcı olacaktır.

 

1926’da İzmir’de Atatürk’e yapılan suikast girişimin ardından yaşanan tasfiye sonucunda A takımı diye tanımlayabileceğimiz kadrodan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele, kansız bir şekilde siyasal yaşamın dışına çıkarıldılar. Çünkümodernleşme sürecinin köktenci boyutuna direnç göstermişlerdi. Yönetimde Mustafa Kemal, İsmet ve Fevzi Paşalar kaldı. Modernleşme süreci büyük ölçüde başarıldıktan sonra tasfiye edilenlerkademeli olarak siyasal yaşama döndüler. Atatürk, Cebesoy ile Bele’yi milletvekili olarak parlamentoya alırken, İnönü de Karabekir ve Orbay’ı parlamentoya  dahil Atatürk, Hüseyin Rauf Orbay ve Sivas Kongresi tarafından Batı Cephesi Komutanlığına atanan Ali Fuat Cebesoy ile birlikte toplantıda(16 – 29 Kasım 1919) 1926’da İzmir’de Atatürk’e yapılan suikast girişimin ardından yaşanan tasfiye sonucunda A takımı diye tanımlayabileceğimiz kadrodan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele, kansız bir şekilde siyasal yaşamın dışına çıkarıldılar. Kurucu babaların bir bölümü modernleşme sürecinin köktenci boyutuna direnç göstermişlerdi. Yönetimde Mustafa Kemal, İsmet ve Fevzi Paşalar kaldı.
Modernleşme süreci büyük ölçüde başarıldıktan sonra tasfiye edilenler kademeli olarak siyasal yaşama döndüler. Kazım Karabekir Ali Fuat Cebesoy Rauf Orbay Refet Bele etti. Dolayısıyla Atatürk’ün muhaliflerle barışma politikasını İnönü de sürdürdü. Üstelik 1938’de Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre önce 150’liklerin affı da bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Kurucu kadro, devrimin hemen ardından iç barışı sağlamayı önüne temel hedef olarak koymuştu. Nitekim, 1931 yılında Atatürk, “Yurtta barış, dünyada barış için çalışıyoruz” demişti. İç barış kadar, dış barış da önemliydi. Dünyada savaş rüzgarlarının estiği bir dönemde iç ve dış barışı sağlayarak, ülkenin kıt imkanlarını topyekun bir kalkınma politikasına ayırmak kurucu babaların zihniyet dünyasını kavramak açısından dikkat çekici birdurumdur. Esinlendikleri yer de her şeyden önce Fransız Devrimi’nin özgürlükçü, hümanist ve devrimci karakteridir. Bu hümanist kuşağın, Cumhuriyeti kanla,irfanla kurduğunun ama kinle kurmağının altını çizmek gerekir.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda dış dinamiklerden ziyade iç dinamiklerin etkisiyle, Kurucu Baba’nın Demokrasi
Devrimi hayalini İnönü gerçekleştirdi.Günümüzde Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunları aşacağı ve 200 yıllık çağdaşlaşma mirasının -bazı sorunlar yaşasa da- devam
edeceği şüphesizdir. 1923’te Atatürk’ünortaya koyduğu demokrasi, çağdaş bir  toplum/devlet ve hukuk devleti ütopyasının gerçekleşeceğine de şüphe yoktur. Atatürk’ün yaktığı bağımsızlık ateşi, tüm sömürge uluslara örnekti. Üstelik bu bağımsızlık ateşi, çağdaşlaşma /modernleşme ile desteklendi. Böylece insanlık aleminin saygın bir üyesi olunacaktı. Onun neticesinde Atatürk’ün
tek istediği hatırlanmaktı. 2008’de Obama’nın başkanlık görevine başlama konuşması sırasında imrenilecek bir şekilde kurucu baba Lincoln’ü saygıyla anması gibi… Sanırım bizler de kurucu babalarla kavgayı bırakıp ve kurucu babaları günlük siyasetin malzemesi olmaktan çıkarıp, ülkeyi onların koyduğu insanlık aleminin saygın üyesi olmaya taşıyabildiğimiz gün başarıya ulaşmış olacağız.

* Prof. Dr.

9 Eylül Üniversitesi Tarih Bölümü

 

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babasıdır. Hiç şüphesiz onunla birlikte anılması gereken diğer kurucu babalar da vardır. Bunlar arasında Atatürk’ten hemen sonra gelen İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi isimler Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecine girdiği Osmanlı-Rus Savaşı’nın (1877-78) hemen öncesinde ve hemen sonrasında doğdular.

Last modified: 11 Aralık 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir