İstahan’ın üç kadim köprüsü!

tarafından hazırlandı| SEYAHAT

Siesopol Köprüsü, Zayende Nehri’ne kondurulmuş otuz üç öpücüktür desem yalan olmaz. Siosepol dardır, yolcularını altında akan sudan insani bir yükseklikte karşı kıyıya geçirir. “Karşı kıyı”, bulunduğunuz yere göre her iki yaka da olabilir. 

Özcan YURDALAN

 

 

İsfahan hakkında bir şeyler yazmayalı çok zaman olmuş. Burnumun direğini sızlatarak aklıma düşmesi ise her daim baki.

 

Vardığı her menzile gönlünde bir yer bulmakla kalmayıp bazılarını baş köşeye yerleştiren kişiler yol erbabıdır diye bilirim. Onlar gittikleri yerden ne bir şey alırlar yanlarına ne de bir şey bırakırlar  arkalarında. Suya çizgi çizer gibi geçip giderler. Marifet elbette yolda olabilmektir, bir yere yazılıp kalmak yakışık almaz. Ama gönül bu, kah bir gül dalına takılır, kah bir şehrin sokaklarına ya da bir köprünün kıvrımlı ayaklarına düşüp kalır.

 

Beis yok. Gönül kalacaksa bir yerde hiç ikiletmeden bırakılır. Neden sonra varılan bir başka menzilde k^ah bir koku, k^ah bir ses ya da göz ucuyla dokunulmuş bir suret bir anda alıp götürür, gönlünü bıraktığın yerde buluverir insan kendini.

 

Öyle olduğundandır ki zahir, bu küçük gezegendeki birçok şehir gibi İsfahan da durup dururken gönlümün akıp gittiği yerlerden biri oldu benim için. Gittiği yer de şehrin üç kadim köprüsünden birinin ayakları dibiydi.

 

Bir nehrin üstünden bu kadar narin adımlarla geçmeye çalışan, üstelik bunu etrafına bir damla su bile sıçratmadan başarabilen bir başka köprü görmemiştim. Hayatta çok köprü görmüş biri olarak mı söylüyorum bunu? Evet öyle.

 

Envai çeşidini seyretmiş olmakla birlikte bazılarına, mesela Floransa’nın Ponto Veccio’suna özel duygular besledim. Gündüz Vassaf’ın Mostari’sinin altından üstünden defalarca geçmiş olmanın hazzını her zaman yaşadım. Karadeniz’in çatılı köprülerinden yağmur altında sekerek geçtim, Nepal’in üç çelik tel üstünde beşiklenen asma köprülerinde sallana yuvarlana Trisuli’nin köpüren sularını seyrettim. Yıllar önce sarı otobüsü, bir dubadan diğerine dengeyi bozmamak için balerin adımlarıyla Sri Derya’nın karşı kıyısına geçirdiğimiz eğreti köprüyü yüreğim titreyerek hal^a hatırlarım. Altında Erzurum Çayhanesi’nin olduğu Haliç Köprüsü’nü ise çocukluğum gibi  özlerim. Ama adını size henüz vermediğim o köprü apayrı bir yer tutar gönlümde.

 

O köprünün üstünden defalarca gidip gelmek kadar, onu farklı zamanlarda, değişik halleriyle seyretmeye de paha biçilmez. Üstünde, altında, ayaklarının dibinde, kemerlerinin arasında, dar geçitlerinde, nemli kuytularında gezinmek yürek hoplatır. Peş peşe açılan yuvarlak tonozların arasından süzülür gibi geçmek, ama asıl koynuna sokulmak güzeldir.

 

Bilmem ki başka hangi köprü bir şehrin hayatında bu kadar derinlemesine bir yer tutar? Hangi şehrin insanları köprülerini sadece sıradan bir geçit olarak değil, hayatın keyifli bir parçası olarak yaşarlar? Eminim sizin de bu soruya verecek en az bir doğru cevabınız vardır. Ama gelin ben size benimkini anlatayım. İsfahan şehrini yazmak için başladığım yazıda bu köprü götürsün bizi, bakalım nereye çıkarız. Malum, yolcunun hası varmak için değil yolda olmak için gidendir; planlara, programlara, vaatlere ve beklentilere itibar etmeyendir; çünkü gerçek maceralar sözleşmelerin bittiği yerde başlar.

 

Hele bir İsfahan’a bir peşrev edelim sonra siz siz olun, hiç ikiletmeden kalkıp gidin hem köprüyü hem şehri yaşayın, kalacaksa da bırakın gönlünüz kalsın köprünün ayaklarında ya da Nagş’e CihanMeydanı’nda ya da yıllardır metro inşaatı bir türlü bitmeyen Charbagh Caddesi’nde ki bu cadde kilometrelerce dümdüz uzayarak Zayende Nehri’ne varır.

 

Geniş yatağında, sırtını İsfahan’ın kâh ski yakasına, kâh yeni yakasına dönerek şehri boydan boya geçen Zâyande Nehri’nin üstündeki üç taş köprüden biridir. 1602 yılından beri kentin iki yakasını birbirine bağlayan bu köprüyü herkes  Siosepol diye anar ancak asıl adı Allahverdi Han Köprüsü’dür. Doğrusunu söylemek gerekirse, “Siosepol” adı, “Pol’e Allahverdi Han” dan çok daha yakışır kendisine.

 

Bir kez söylenişi hoş:

 

“Si-o-se-pol” diye heceleyerek yüksek sesle okuyun, dudaklarınızın dört kere ileri geri hareket ettiğini fark edeceksiniz. Sevgiliye iki küçük öpücük yollar gibi.

 

“Siose” Farsça “otuz üç” demek, “pol” de köprü. Türkçesini okuyun, “otuz üç” diye, uzunca bir öpücük yapar dudaklarınız. Sevgiliyi rüyada öper gibi.

 

“Siosepol”, otuz üç küçük kemerle Zayende Nehri’ni geçen köprüdür.

 

Otuz üç, numeroloji ilmiyle, ebced işleriyle meşgul kişilerin önem verdiği, tamlık, mükemmellik sayılarından biri olarak bilinir. Ayrıca özel bir takım anlamları da vardır ilgilisi için. Dante’nin İlahi
Komedya’sı üç çarpı otuz üç bölümden oluşur, otuz üç yıl yaşayan İsa’nın hayatını üç ile çarparak Tanrıya götüren yola çıkar.

 

“Üç”, kendi başına, içinde yaşadığımız dünyanın boyutlarını  imgeleyen bir sayı.  Görünenler alemini “uzunluğu, yüksekliği ve genişliğiyle” algılarız malum ve zaman kavramımız da “geçmiş, şimdi ve gelecek” diye üçlü kurgulanır.

 

 

Ne var ki, bu sihirli üçle, yan yana gelmiş iki tane üçün çarpımı, yani “üç çarpı otuz üç”, mükemmelliğin büyük yuvarlak sayısından bir eksik düşer, doksan dokuzda kalır.

 

“Doksan dokuz”, mutlak birliğe zıt görünen, henüz mükemmel olmayan bir şeydir. Eksiklidir yani. Tamamlanmamıştır. Âlemi kuşatan ilahi gerçeğe, sadece işaret edebilir. Söylenmemiş olanı mimler ve açıkta bırakır. Hani, “En güzel söz henüz söylenmemiş olandır” dediği gibi şairin ya da kadim Arap şairlerinin sevgiliden doksan dokuz artı bir öpücük istemeleri gibi…

 

Siesopol Köprüsü, Zayende Nehri’ne kondurulmuş otuz üç öpücüktür desem yalan olmaz. Siosepol dardır, yolcularını altında akan sudan insani bir yükseklikte karşı kıyıya geçirir. “Karşı kıyı”, bulunduğunuz yere göre her iki yaka da olabilir.

 

Uzun yolculuklarda “gitmek ve dönmek” ayrımını acımasızca yaşayan, yolda olduğu halde, adı “dönmek” olduğu için, alıştığı mekana ve bildiği  aşama gitmekte olan yolcunun yüreğini sıkan “dönüş”, köprüler için geçerli değildir elbet. Hele bu köprü için hiç değil. Köprüler, bir kıyıdan diğerine hep gider. Daima götürür.

 

Siosepol’un üstünde yan yana sekiz on kişinin ancak yürüyebileceği taş döşeme bir yol var. Üç yüz yıl önce bu yol, gümüş eyerli kısraklar, yüklü beygirler, uyuz pazarcı eşekleri, bostanlara su taşıyan saka katırları ve İran’daki adıyla “İbrişim Caddesi”- İpek Yolu’ndan gelen kervanlar için tasarlanmış. Onlara uygun büyüklükte, iki yüklü devenin yan yana rahatça geçebileceği genişlikte yapılmış.

 

Köprünün iki yanında, tek kişinin ancak sığabildiği, gölgeli iki dar koridor uzanıyor boydan boya. Bu geçit, acelesi olmayan, sıcaktan bunalmış, seyir arayan yayalar için yapılmış.

 

Karşı kıyıya geçerken, Zâyende Nehri’nin sesini dinlemek isteyenlerin biraz kulak kabartması yeterli. Ses, dipteki kayalardan belli belirsiz yükseliyor. Su çok yakındır  ancak Zâyande o kadar sakindir ki, üstüne incecik bir tül çekmiş de onu kırıştırmak istemiyormuş gibi alttan alta akar. Bu tülün üstünde minik adımlarla sektiğiniz izlenimine kapılırsınız; suda seken taş gibi telaş içinde değil ama, usul usul, kayar gibi karşı kıyıya geçersiniz.

 

Köprünün suya ilk adımlarını attığı iki baştaki ayakların dibinde bir vakitler çayhaneler vardı. Ben günün sıcak saatlerinde şehrin yeni mahallelerine yakın
taraftaki köprü altı çayhanesine giderdim. Mütevazıdır ama süsünden dekorundan ödün vermez. Her yanına salkım saçak bir alay eski eşya, artık kullanılmayan bakır kap kacak asılmıştır. İyi sotalanmıştır, Nehir yatağına inmeden fark edilmez. Ocakçıyla tablacı, iki kişi çalışırlar. Nargile isterseniz gelir, ama geç gelir. Olsun, ayaklarınızın dibinden akan suyu seyrederken sabırsızlanıp asabileşmenin anlamı yoktur…

 

 

İsfahan’a ilk gidişlerimden biriydi. Siosepol’u geçip sahile inmiştim. İlk ayağın altına yerleşmiş küçük çay ocağını o zaman görmüştüm. Kıyıya birkaç tabure atılmıştı, küçük bir masanın üstüne şekerlik konmuştu. Niyetlenmiş ama oturmamıştım. Birkaç adım daha yürüyüp ayakların arasına girdiğimde çayhanenin esas özelliği de güzelliği de o zaman ortaya çıkmıştı.

 

Sular, eğilsem elimi ıslatacak kadar yakından akıyordu. İki elimi birden nehre sokunca ılık suyla içim ürpermiş, ardından birkaç damla üstüme sıçramıştı. Köprü ayaklarının dibindeki sıralardan birine oturup etrafı izlerken, çayhanenin ne kadar büyük, köprü ayaklarının ne kadar sürprizli olduğunu fark etmem için çaycının yanıma gelip sipariş alması gerekmişti.

 

Çaycı dediğimiz civan, sirk cambazı edasıyla taşıdığı sayısız demlik ve bardakla ocaktan hareket ettikten sonra, köprünün ayaklarına gizlenmiş küçük odacıklara uğraya uğraya yanıma kadar gelmişti. Demliklerden birini tepsisi ve bardaklarıyla birlikte önüme bırakmış öteki ayakların altındaki uzak müşterilere doğru uzaklaşmıştı. Girişte birkaç masası varmışgibi duran çayhanenin,  köprü ayaklarındaki odacıklarla birlikte neredeyse nehrin ortalarına kadar uzandığını işte o zaman fark etmiştim.

 

Suların şırıltısı, çayhanedekileri yatıştırmış, gölgeli dingin bir ortamda herkes kendi alemine dalmış, şekerini kıtlamakta, çayını içmekte, kâlyânını tokurdatarak ağzından burnundan dumanlar saçmaktaydı.

 

Burası öğlen vakitlerinin çayhanesiyse eğer, köprünün öbür başındaki çayhane de akşam serinliğine yakışır.

 

Sonraki gidişlerin birinde, öbür çayhanenin nehir yatağına gösterişli bir gemi burnu gibi uzanan çıkıntısına oturdum. Diğeri “aileye mahsus”tu. Nargile istemedim. Bir sigara yaktım. Çay geldi.

 

Demir bacaklı mermer masayı, demlik, ince dipli bardak, akide şekerine benzer pulaki kasesi ve bir paket sigarayla zevkime göre düzenledim. Bu arada hatırlatmalıyım ki vakit akşamdı. Güneşin ha battı ha batacak, ufukta asılı kaldığı o son demleriydi günün…

 

Siosepol’da yürüyenler henüz birer karaltıya dönüşmemişti. Kemerli geçitlerdeki sütunların arasından bir görünüp bir kaybolarak geçip gidiyorlardı. Köprü üstünde durup aşağıyı seyredenler ise hiç kuşkum yok ki, Zâyende Nehri’nin gümüşlü suları yerine, kocaman, kupkuru,
pulları dökülmüş ölü bir balık gibi uzanan nehir yatağını görüyorlardı. O yıl Zayende’nin suları çekilmişti.

 

Alacakaranlık çökene kadar köprüyü, köprüden gelip geçenleri, otuz üç karesi rasgele koparılmış bir film şeridini kare kare izler gibi seyrettim.

 

Çok sürmedi Venüs doğdu. Şehir ışıklarından fırsat kalmadı ki lacivert gökyüzünde saltanatını sürdürebilsin. Sokak lambalarıyla beraber çayhanenin neonları da patladı. Tam o sırada, köprü altındaki kuytulukta nargile külhanı turuncu bir ışıkla aydınlandı. Bir nargile ısmarladım.

 

Günlerdir cebimde benimle birlikte gezen kitap geldi aklıma. Gece karanlığına savrulan dumanlar arasında kulağını kıvırdığım sayfayı açtım… İsfahan’da o gece otuz üç gözlü köprünün altında Sadık Hidayet’ten “Üç Damla Kan”ı okudum.

Last modified: 11 Aralık 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir